18 Mart 2009 Çarşamba

SOKAK ARASINDAN VEFA'YA TERFİ-- SARIKUM'A GEÇİŞ

Aslında sarıkum öncesinde Vefa'nın zemini kumken kale arkalarında ve sonraları yarım saha enine maçlarımız vardı. Bu kısmı Ahmet abi yazmaya başladı ama sonra bıraktı. O nedenle bu kısma girmeyeceğim.


Kumluk denilen bölüm resimde de görüleceği üzere Vefa klübünün spor salonu ve soyunma odaları ile Karagümrük Necdet Güneş tesislerinin yanından sahaya bağlanan ve takımların maç öncesi ısındığı bir alandı. Tesis ve soyunma odalarında kömür yakıldığı için sık sık buraya boşaltılan kömürlerden dolayı başlangıçta zemin siyah ve özellikle kenarları taşlarla kaplıydı. Ancak zaman içinde Fatih Belediyesi tarafından kamyon kamyon sarıkum dökülerek zemin iyileştirildi. Bu çalışmaları hergün duvardan büyük bir heyecanlı izlediğimizi hatırlarım. Hatta sahaya araç girişi için yol da yapıldı ve sarıkumun kenarlarına bordür taşı çekildi. Spor salonu boyunca üç basamaklı beton tribün bile yapıldı.


Başlarda burada oynamak için ne tecrübemiz, ne malzememiz ne de cesaretimiz vardı. Ya boş bulabildiğimiz ender zamanlarda kendi aramızda maç yapar ya da büyüklerin iddialı maçlarını seyretmekle yetinirdik. Ancak takımlarda adam eksik olduğu zaman "birader oynar mısın" teklifleri gelirdi. Bu teklifler genelde kaleci olmamın yüzü suyu hörmetine bana ya da fizik olarak müsait olan Yalçın apeye falan gelirdi. Hatta bu yüzden bir keresinde burnum kırılmıştı. Vefa'da yarım saha çift kale idman yapan bir amatör bir takımın kaleci eksiği nedeniyle davetine evet demiştim. Ama hayvanlardan birinin tekmesi yüzüme geldi. Hani burnumun direği sızladı derler ya tarifsiz bir acı. Yaşım 15. Korkudan eve birşey diyemedim de haftalarca acıdan geberdim.


Neyse böyle böyle sarıkumun müdavimi olduk. Haftasonları Vefa'da maç olduğu için son maçın bitişinden en az 1 saat önce sarıkumda konuşlanmak gerekirdi. Stada genellikle evlerimize yakın olan kız bakkalın sokağındaki duvardan atlayarak girerdik. Önce büyükler atlar, içinde malzeme demeye bin şahit isteyen yırtık ayakkabı, faniladan bozma forma vs olan torbalarımızı pat pat aşağıya bırakırdık. Sonra da sarkınır ve aşağıdan destek alarak bizler de inerdik. Sonrasında ise süratle eski sarnıcın taşlarından aşağıya inerek uygun yerlere sotelenirdik. Bu bölümde stad görevlisi olursa ya ana kapıdan İsmet abiye şarap parası atarak girmek ya da Kelebek sokaktaki garip marangozun karşındaki duvardan sızmak gerekirdi. Ne pahasına olursa olsun girerdik Vefa'ya..


Bahar ve yaz günlerinde Kefevi sokak köşesinde büyük hareketlenme olurdu. Herkes paltarlarını torbasına koyar ve elektrik direği önünde beklemeye başlardı. Islıklar, bağrışlar, "annneeeaaau ben Vefa'ya gidiyom, haaayıııırrrr, baaaaaane gidiyom" nidaları arasında toplaşılırdı. Yer kapmak için öncü kuvvetler gönderilirdi. Genelde ısınmak için ben, Erkan, Yavuz erken kayardık.


En erken gelen biz de olsak sahayı illegal yollarla kapan (Ayı İsmet'e şarap parası atarak) bir grup daha vardı: Pazarcılar. Ayı İsmet hesapta stad görevlisiydi. Kapılarda durur, kontrol felan yapardı. Birgün biz yine erken gelip sahayı kapmıştık. Pazarcılar bizden çok sonra geldi ve soyunmaya başladı, tatsızlık çıkacağı belliydi. Ama pazarcılar maşa varken ateşi tutmuyorlardı. Yukarıdan hışımla gelen Ayı İsmet'i gördük. Onu tarife çok gerek yok.. Rahmetli Tekin Aral ve Latif Demirci'nin Tarzan'ındaki "Arap Kadri"nin giyinik versiyonunu düşünün. Aynen o. Neyse Ayı İsmet hönkürdü:
- Bilader sahadan çıkın, Karagümrük amatör takımı idman yapacak!!!
(Ufak at ta civcivler yesin)
Ben dayanamadım:
- İsmet abi, bırak bu ayakları, biz tanımıyo muyuz sanki Karagümrük amatör takımını?
(Ayı İsmet foyası çıkınca agresifleşti)
- Ayak mı istiyon laaan! diye havaya bir tekme salladı. Topuğuna basarak giydiği için ayakkabısı ayağından fırlayarak 5-6 mt. yükseldi. Hem beklemediğim bu tepki karşısında hem de üzerime gelen leş gibi ayakkabıdan sıyırtmak için kaçmaya başladım. Ama kaçarken de gülmekten yarılıyordum. Ayı İsmet o şişko göbeğiyle ayakkabısına ulaşmak için tek ayak seyirttirerek zıplarken kendi de dahil herkes gülmekten geberiyordu. Bu olayın karizmasında yarattığı çizikten dolayı mı, yoksa pazarcıların "ulan çoluk çocuğu bile çıkaramadın sahadan, bi daha babayı alırsın şarap parası" restinden dolayı mı bilinmez, Ayı İsmet bir daha bu işlere bulaşmadı. Pazarcılar da bizim kararlılığımızı görünce uzlaşma yoluna gittiler ve önceleri karma da olsa bizi maçlara dahil ettiler.
Tu bi kontiniyüd..






16 Mart 2009 Pazartesi

SOKAK ARASINDAN VEFA'YA TERFİ

Ara sokak günleri...

Önceleri "gol atan kaleye, kaleden çıkan ortaya" şeklinde başladı top serüvenimiz. Sonraları Saner'lerin evinin önündeki elektrik direği hizalanarak "orta" oyunları başladı. Japon kale, Alman kale gibi fanteziler denendi. Zamanla bir kalenin Oyukduvar Sokak, diğerinin ise Kefevi Sokak'ta konuşlandığı iddialı maçlar başladı. Topsan marka plastik toplar, Panter, Mekap, Esem ve Raf marka ayakkabılar ile yapılan bu maçlar zamanla çok iddialı hale geldi. Güç dengesinin gözetildiği takımların birinde Yalçın diğerinde ise Ahmet olurdu mutlaka.

Yalçın kıvrak, çalım kabiliyeti olan, iyi şut atan Sergen stilinde bir yetenek, Ahmet ise mütevazı, takım oyununa inanan bir motivasyon ustasıydı. Bizler ise takımlar arasında ya adım almaca ya da pazarlık usulü Yalçın ve Ahmet tarafından paylaşılırdık. Minyatür kale oyunlar genelde 6'da devre 12'de biter şeklinde kurgulanır, ancak beraberlik halinde sürekli uzar, dururdu. Minyatür kaleler genelde pörtlek topla icra olunurdu. Daha sonra şişik toplarla kalecili maçlara başladık ki, benim kaleciliğe başlamam bu döneme denk gelir. Tabi benim olduğum takımın her zaman galibiyete daha yakın olduğunu belirtmeme gerek yok. Ayrıca bir dip not olarak plastik top seçmenin ayrı bir uzmanlık olduğunu, kolay pörtlemeyecek ve yumurta olmayacak hamurdaki top seçiminin fevkalade mühim olduğunu hatırlatmalıyım.

Bu maçlar zamanla oldukça çekişmeli geçmeye başladı. Kurallar gelişti, Yıldızsaray cenahındaki tretuar taç kabul edilmeye başlandı.. Böylece gerek uzun ve çekişmeli geçen maçlara mahalleli tepkisi, gerekse artan otomobil sayısı bizi yeni arayışlara itti.


Taşlık günleri...

İşte bu zorunluluklar bizi Vefa Stadı'na yöneltti. Ne de olsa artık yeterince büyümüştük. Ama çaylaklar olarak Vefa'da kendimize yer edinmemiz kolay olmayacaktı.

Vefa Stadı'nın ana kapısından girip merdivenlerden aşağı indiğinizde taşlık dediğimiz bir yer vardır. Açık tribünün arkası ile Vefa Klüp binasının önünde yer alan bu alan beşerlik maçlara sahne olurdu. Hatta öyle maçlar ki; Vefa Stadı'nda oynanan 2. ya da 3. lig maçlarının devre arasında açık tribünün futbol delisi müdavimleri, bir yandan koli lastiği ve bant ile tutturdukları yassı Kıwı marka pilden aldığı enerjiyle cızırdayan transistörlü radyolarını kulaklarına yapıştırarak birinci küme maçlarını dinler, merkezde Tansu Polatkan, Adana'da Necati Karakaya ve Ankara Ondokuz Mayıs stadyomlarında Oran Ayan'dan dakika ve skor almaya çalışır; bir yandan da taşlıktaki beşerli maçı izlerlerdi. Üstelik sadece izlemekle kalmaz, özellikle moruklar bir teknik direktör edasıyla ucuz şaraptan kartlaşmış ve gırdıllı sesleriyle taktik verirlerdi. Hatta bazen Karagümrük 14-16 yaş hocası "Lağım Osman" burada izlediği yetenekli ufaklıkları takımına alırdı.

Ancak taşlıkta maç yapmak kolay değildi. Çünkü taşlığın sahipleri vardı: Lağımcı Aydın ve ekibi. Yüzünüzdeki tebessümü görüyor gibiyim. Sanırım bu şahsiyeti hepiniz unutmuştunuz. Aydın'ın lakabı yaptığı işten geliyordu. Ekmeğini tıkanan lağımları açarak kazanan dürüst bir Anadolu çocuğuydu ve futbolu çok seviyordu. Hafta içi sokak aralarında Aydın'ı, gri ceketi, sırtına attığı kazması, kanal açarken kullandığı bükülmüş demir ve kahverengi lağımcı çizmeleriyle "laaaaiiimmciieeeeeeeeeeyyy" diye iş ararken görebilirdiniz.



Lağımcı Aydın ve ekibine sonra yine döneceğiz. Önceleri taşlığın yanında ağaçlarla sınırlanmış küçük alanda; bir kale Vefa Klübünün giriş kapısı önündeki mermer merdivenler, ve diğeri de karşıda büyük merdivenlerin dibinde olmak üzere minyatür kale maçlara başladık. Daha sonra eski yazlık sinemanın olduğu geniş alana kaydık. Bazen kendi aramızda bazen de orada takılan rakiplerle maçlar yapıyorduk. Böylece hem sahaya alışıyor, hem de kendimize güven aşılıyorduk.

İşte böyle böyle taşlığa terfi etme aşamasına geldik.

Birgün rakip arayan Lağımcı Aydın ve ekibinden maç teklifi aldık. Önce uzaktan uzağa jest ve mimiklerle iletişim kuruldu. Takım kaptanları ellerini havaya kaldırarak beş işareti yaptılar. Bunun anlamı beşerlik maç istiyoruz demekti. Ancak bizim sayımız 7-8 olduğu için bir eleme gerekiyordu. Ben kaleci olduğum için yerim garantiydi. Yalçın ve Ahmet'de bankoydu. Yedek kalanlar biraz hayal kırıklığına uğramıştı.



Organizasyon süratle yapıldı ve ilk kez çıktığımız taşlıkta temkinli bir oyunu tercih ediyorduk. Ancak lağımcı Aydın ve taifeleri tabiri yerindeyse hayvan gibi abanıyorlardı. Asfaltta uçmaya alışık ta olsam bu şutlar gerçekten ürkütücüydü. Liberoda Ahmet oldukça zorlanıyor, Yalçın ise forvette yalnız kalıyordu. Yavuz'la Erkan ise sudan çıkmış balık gibiydi. Açıktaki morukların hırıltılı sesleri kulağıma geliyor, ama söylenenleri ayrımsayamayacak kadar oyuna konsantre olmaya çalışıyordum. Böylece ilk maçımızdan hezimet ve hayalkırıklığıyla ayrılıyorduk.

Devam edecek.. End of part I

13 Mart 2009 Cuma

SORU

İşte size bir uzman sorusu. Hemen hemen hiç bir yerde konuşmadığımız yada konuşulupta benim hatırlamadığım birini soruyorum.

Bizim yandaki apartmanın (Zicoların) üçüncü katında kuzulardan önce oturan bir aile ve iki erkek çocuğu vardı. İkisi de şirin çocuklardı. Bonus kafalı bir anneleri ve zannedersem kamyonculuk yapan göbekli bir babaları vardı. O iki çocuktan biri Ahmet diğerinin adını soruyorum.
Ben cama çıktığımda onlarda çıkar bana Ahmet abi deyip gülerlşerdi. İkisini de çok severdim.

Ben askerdeykenAhmet kuşpalazına yakalanıp ölmüş geldiğimde bana söylemişlerdi. Çok üzüldüydüm.

Hatırladınız mı o aileyi ???

MERDİVENLİ KAHVE

Hadi eller çalışsın arkadaşlar.

Konumuz MERDİVENLİ KAHVE. Hatırladığınız, anlatmaya değer bulduğunuz tüm ayrıntıları bu kayıt altına, adınızı da başına yazarak yazmanızı istiyorum.




ERKAN diyor ki;

Merdivenlide çok eğlendik çok. King partilerini hiç unutmuyorum. King de ezici bir üstünlüğe sahiptim. Sanırım kimsenin buna itirazı olmaz. masamızın kekleri de Rahmet ile Çoban' dı. Soğuk kış günlerinde sıcacık çayımızı yudumlarken son igi mi rıfık mı desem diye düşünürken, bir yanda diğer masaların gürültüsü, pervanenin sesi, çay kazanının fokurtusu. hani kahve kültürü bazıları tarafından küçümsenir beğenilmez ya, bence arkadaşlığın hatta kardeşliğin tam anlamıyla yaşandığı mekanlar kahveler. Giriş benden olsun, katkılarınızı bekliyorum.

AYKUT diyor ki;

Kingi Erkan'ın getirdiği doğrudur. Çobaenla Rahmet'in kek oldukları da öyle.. Başlangıçta Erguvanın üniversite çevresinde öğrendiği ve geliştirdiği Kingı'da öne çıkması olağandır. Ancak aradaki fark kapandıktan sonra şahsen iyi kağıt takibi, risk almaktan çekinmeyen oyun stilim ve insan psikolojisine vakıf olmam nedeniyle rakipleri iyi süzebilmek gibi kabiliyetlerimle daha ön plana çıktığım kaneatindeyim. Başlarda biz oyuna çok vakıf değilken tabelalar Erguvan tarafından tutulduğu için bazı manipülasyonlardan da şüphelenmiyor değilim. İlerleyen dönemlerde daktilo ile hazırlanan kusursuz king tabelalarını geleneksel yaz-boz kültürünün hakim olduğu kavelere sokmak ta sanırım vizyonum konusunda size fikir vermiştir.

Neyse yine de obcektif şekilde oyun stilleri hakkındaki görüşlerim şöyledir:

Erguvan: Yukarıda açıkladığım nedenlerle ön plana çıkmıştır. Rakamlarla arasının iyi olması, sistematik kağıt takibi ve olasılık hesabına dayanan oyun stili, ayrıca beş parasız olması ve son pislik paraları da ortak Maltepe fonuna aktarması nedeniyle partiden mutlaka yırtmak şeklinde husule gelen motivasyonuyla en az parti parası ödeyen arkadaşımızdır. Eşlide mükemmel bir ikili oluştururduk.

Rahmet: Özellikle "dedi yedi" rıfkılarla efsane haline gelmiştir. Rıfkı deyip de yedikten sonraki surat ifadesini unutmak mümkün değildir. İnsafa gelip te birer sarışın atar hesabı çok da fazla yüklenmezdik. Yoksa odunlu Maltepeye talim etmek zorunda kalırdık. İktisatçı olması nedeniyle oyuna sürekli makro açıdan yaklaşır ve bu nedenle de kısa vadeli fırsatları göremezdi. Eşlilerde Saner'le sürekli kaybettikleri için parti sonrası çok kavga etmişlerdir.

Yavuez: Yatılı okuduğu için bir var bir yoktu. İyi oyuncuydu ancak briç takıntısı nedeniyle Kingi briç teknikleriyle oynama israrı bazen kafasının tamamen karışmasına ve parti girmesine neden olurdu. Eşlide de kontrat bağlama takıntısı nedeniyle sizin Rıfkı teklifinize koz hobaran şeklinden mantıklı ama her zaman geçerli olmayan karşılıklafr vererek batmanıza sebep olabilirdi.

Taner: Nerden başlasam, nasıl anlatsam? O anlatılmaz, yaşanır. Teklide, sıra kendisine geldiğinde sigarayı dudağının bir yanından öbür yanına defalarca dolandırır, gözlerini kısar, ergeg diye hönkürüp kağıdını atar ancak kağıt masaya inmenden "yok yok son igı" diye fikir değiştirerek hem dapelayı yazandan hem de işine gelmeyen oyunculardan büyük tepki alırdı.

Tanerin hem söyleme hem de oynama anındaki uzun düşünme seanslarından dolayı parti parası daha fazla yazardı. Eşlide ise Rahmetle tüm zamanların en berbat ikilisini oluşturdukları için bize para ödetmezlerdi.

Savar Adam: Doğrusu kinge çok takılmazdı. Oyun stilinden çok Özkana çakmasıyla efsaneleşmiştir. Saktekar Özkan kağıt dağıtırken kesilen destenin en altındaki kağıdı işine yarıyorsa kapçellerdi. Birgün yine tüm uyarılara rağmen kağıt çalmaya devam edince Savar önce ayağa kalktı, herhal donu yapıştı onu düzeltecek sandım. Sona baktım parmağından çıbanını (şovalye yüzüğü) çıkardı. Yine anlam veremedim. Sona da Özkanın elmacık kemiğine sağlam bi yumruk oturttu. Özkanın yüzündeki şişmeyi an be an gördüm. Nush ile uslanmayanın hakkı kötektir misali olaya nokta kondu.



AHMET diyor ki;


Tespitlerden doğru olan da var yanlış olan da. Yarın öğle yemeğinde yiyeceği tostun parasını kaveciye kaptırmasınlar, aç kalıp derslerinde muvaffakiyetsizlik yaşamasınlar diye inceden bilerek yediğim rıfkıların sonikilerin sonradan bana bu şekilde anlatıldığını duymak beni çok derinden üzdü sevgili arkadaşlarım.


ERKAN diyor ki;


Rahmet abim haklı sanırım. Bize parti kalmasın diye yiyordu o Rıfıkları, yoğsam bir hesap uzamanı muhasebeci olarak sayılarla arası iyiydi abimin. Ben hep şüphelenmişimdir zaten, yoksa king denen oyunu rahmet abim bu kadar kötü oynayamaz. :):):):)






ERKAN diyor ki;


Cuma akşamları Adapazardan gelirdim, okuldan. Daha yolda karşılardınız beni. Hemen saatler ayarlanır, plan yapılır, sözleşilirdi. yemeği yer yemez aşağı inen ıslığı basardı. Hele sen Aykudu sırf bu iş içi ıslık çalmayı öğrenmiştin. En piside kareyi tamamlayamamaktı. O zaman 3-5-8 e talim. Bir ara size Ohel öğretene kadar canım çıkmıştı. Ohel nasıl bir oyundu hatırlıyan varmı?


Aykut dedi ki;


Sanjüt.. Ohel'e Yalçın ape tarafından verilen ad. O zamanlar Yalçın, Ahmet, Çetin, Göksel, Hasan ve B.Erkan Cumhuriyet'te okey ve 51'e takılırdı. Biz de ufak ufak kaveye çıkmaya başlayınca ohel ve king gibi entel oyunlara takılıp bunlarla alay etmeye başladık. Amele hesabı okey oynamaları bizim için bir tşşak konusuydu. Hatta bu yüzden bize kızan Yalçın ape hırsını Yavuz'dan alırdı. Neyse sona bunlar okeyden mi bıktı yoksa çoluk çombalağa maskara olmakk mı koydu bilmiyorum ama bize sızmaya başladılar. Oyunu öğrenene kadar Yalçın, Rahmet ve Göksel'e çok parti geçirdik. Yalçın appenin sanjüt deyimi artık klasikleşmiştir. Konsepte uyum sağlayamayan Hasan, B.Erkan, Çetin ve amele Mustafa ise sahneden çekilmişlerdir..


ERKAN diyor ki;


Ahh ahh benim ökez çobanımmm. Her el söyliyemeyeceği sayı gelirdi de bizi süründürür sonra alakasız bir sayı söylerdi. 1 eksik 1 fazla olacağına....

AHMET diyor ki;

Düzeltmeler yapıyorum.

Okeyi çok az oynadık genelde katlamalı 51 oynardık. B.Erkan hemen hemen bize hiç takılmadı. Hasan da gelirdi tamam ama çok az bir süre. Mustafa ile ortaklaşa hiç bir zaman kahveye gitmedim. Bizim kare genelde Yalçın Çetin Ben ve Serdar şeklindeydi. Gürsel de arada sırada olurdu.

Genelde cumhuriyete takılırdık. O zamanlar sizi kaveye almazlardı. Sizi orda mahsun bırakınca içim sızlardı çocuklar.


12 Mart 2009 Perşembe

PİNOKYO BİSİKLET...


Karneyi almıştım, hepsi 5(pekiyi). Öğretmenim Şükrüye Esen, karnenin arasına, ikiye katlandığı yere " başarılarının devamını dilerim" yazmıştı ki bu yazı herkese nail olmazdı. Karnenin yanında mavi kurdelalı bir hikaye kitabıda hediye edilmişti. Ağzım kulaklarım da evin yolunu tutmuştur. Çalışka bir öğrenciydim, ama hiçbir zaman inek diye tabir ettiğimiz öğrencilerden olmadım. Dersi derste öğrenirdim. Evde ise sınav zamanları bağıra bağıra okuyarak ders çalışırdım.

Önce anneme karnemi gösterdim. Yanaklarımdan öptü tebrik etti. Zaten karnemin nasıl geleceğini tahmin ediyordu. sabırsızlıkla akşam olmasını ve babamların işten gelmesini beklemeye başladım. Hem babama hemde Nedim amcama karnemi gösterecektim. Nedim amcam kesin harçlık vericekti. Bende o harçlıkla bakkaldan neler alıcaktım neler.

Zaman geçmiyor, ben hayaller kurarak oyalanıyordum. Bir süre sonra Dinçer abimin kullandığı 34 VF 081 plakalı mavi Renault TS marka otomobil gözüktü. Amcam önde Dinçer abimin yanında oturuyordu. Arkada ise Babam ve Tunçer abim. Apartmanın önüne park ettiler. Arabadan inerken hepsinin yüzünde bir gülümseme vardı. Halbu ki yorgunluktan suratları ifadesiz olması lazımdı. Bir gariplik vardı. Arabanın bagajında bişey fark ettim. Bu olamazdı!!!!

Acaba doğrumu görüyordum?. Gerçekmiydi?Bir BİSİKLET...........
PİNOKYO marka mavi yaldız bir bisiklet bağajda duruyordu. karne hediyesi olarak amcam bana bisiklet almıştı. O anki sevincimi kelimelerle anlatamam. Babacığım hemen bisikleti kurdu beni tebrik edip yanaklarımdan öptü. Amcam, Dinçer ve Tunçer abilerimde.

Bisiklete binmeyi öğrenmiştim arkadaşlarımın bisikletinde, zaman zaman param olunca aşağı ki mahallede bisikletçiden kiralık biniyordum. Hemen turlamaya başladım. Mutluluktan uçuyordum. Bizimkiler yukarı eve çıktılar ben aşağıda bisikleti deniyordum.

Nasıl oldu anlamadım. Sendeledim ve amcamların arabasının yanından geçerken, fren kolu arabanın sağ kapısını 30-40 cm çizdi. o an dünya başıma yıkılmıştı. Araba o zamanlar çok kıymetliydi. ben ne yapacağımı şaşırmıştım. Ağlıyordum. Ama sonsuz bir hoş görüye sahip amcam ve babam beni teselli ettiler. Önemli olmadığını söylediler. Kızımışlardır ama bana belli etmediler. Bu olaya hep üzülmüşümdür.

Sonraları PİNOKYO bisikletimle enginlere yelken açtık. hey gidi günler hey. Rüzgar gibi giderdik. Çok kazalar geçirdim, her tarafım yara bere içinde kalırdı. Ama o kadar da zevkliydi bisikletle gezmek. Arkadaşlarla guruplaşıp, gidebildiğimiz en uzak yerlere giderdik, yarışlar yapardık.
Ama bisikletten motorsiklete hiçbir zaman geçiş yapamadım. Korkudan değil maddi yetersizlikten. :)

10 Mart 2009 Salı

HATIRLAYAMADIKLARIM.....

Sanırım biraz hafıza problemim var;

  • Çetinin dayısı vardı. Ata arabası ile karpuz, kavun satardı. Adı neydi???
  • Yavuzların binasında yavuzlardan önce oturan birileri vardı. Evin önünde araba tamiri yapardı. Hatta tamir ne kelime koskoca minübüsü kesip kamyon yapmıştı. ????
  • Metinlerin apartmanda kimler otururdu. Hiçbirini hatırlamıyorum???
  • Ferdaneler’in evinin yanında ki sarı küçük evde annemlerin bir arkadaşı otururdu, oğlu Cüneyt sanırım. Annesi kimdi???
  • Sanerlerin evinde Sanerlerden önce oturanlar kimdi???
  • Huriş teyzelerin üstünde oturan kuzuların adları neydi???
  • Yine Huriş teyzenin apartmanında oturan Suat-Fuat kardeşlerin diğer kardeşlerinin adları neydi???
  • Emin' in annesinin adı neydi???
  • Karagümrük maçına deplasmana gitmiştik. Babaeski’ ye. Maçın sonucu neydi???
  • Bizim apartmanda oturan Almanyalının kızlarının adları neydi??

9 Mart 2009 Pazartesi

KÖMÜR....

Babam düşenceliydi! Akşam yemeği yenmiş, balkonda oturup çayını yudumluyordu. Hafta arası yemekten sonra hiç dışarı çıkmazdı zaten. Bizimle vakit geçirirdi. Yazın sonuna doğruydu. Gündüz bizim balkona güneşin sıcağından çıkılmaz, akşam üstleri ise tam keyiflik serin olurdu. Sokağa hakim bir balkondu bizimki, hem Oyukduvar hem de Kefevi sokakta olup biteni seyrederdik. Her akşam üstü gibi, semt sakinlerinin bir kısmı evine gidiyor, bazıları yemeğini yemiş, yukarı Karagümrüğe doğru, ya kahveye ya da gezinmeye çıkıyordu.

Hayat kolaydı benim için, pireler uçuşuyor denir ya aynen öyle. Okuluma gidip geliyorum, boş kalan vakitlerimi sokakta arkadaşlarımla geçiriyordum. Pek oyuncağım olmadı ama herkes öyleydi. Actionman, spiderman, yok ben10, barbiler, son model arabalar, play sationlar, bilgisayar oyunları. Bunlar bizim için hayalden öte şeylerdi. Bizim için oyuncak sokaktan bulduğumuz bir inşaat artığı plastik boru, bir çivi ya da bozuk bir oyuncak arabanın tekerleği idi. Kibrit kutusu, gazoz kapağı biriktirir, en lüksümüz olan misket oynardık. Misketler genelde Almanya' dan gelen Sanerlerin hediyesi olurdu. Coco Cola yı bayramlarda içerdik sadece. Ben hiç 2 tane kot pantolonum olduğunu hatırlamam. Yırtılmadan yenisi alınmazdı. Ayağımızda ESEM marka yada PANTER marka, garip tabanlı plastik ayakkabılar olurdu. Daha nice ayrıntı var ama yeter bu kadar.

Çayını yudumlarken babam dalıp gidiyordu. Bir derdi vardı, çok belliydi. Gözleri sokağa bakıyor ama baktığını görmüyordu, aklı başka bir yerde idi. Annem çayları tazelemeye geldiğinde babam ;
-Kömür almamız lazım, n'apıcaz dedi.
Annem; Evet anlamında başını salladı.
-Yarın elbiseyi teslim edicem, ordan da … para gelecek, hafta sonu alalım. Dedi
Evde pedallı bir dikiş makinesi vardı annemin, komşulara, tanıdıklara elbise dikerdi. Terziliği de çok iyiydi. Babam biraz rahatlamıştı sanki,
-İyi o zaman Haludun’ la konuşurum, 2 ton yeter herhalde.

Doğalgaz yoktu, her evde kömür ya da odun ile ısınılırdı. Yazdan kömürler alınır apartmanların bodrum katında ki kömürlüklere istif edilirdi. Kış boyunca her gün bodrumdan günlük yakılacak kömür çıkarılırdı.

Sevgili Babam’ ın en büyük sıkıntısı da buydu. Kışın bizi soğukta bırakmamak. Çok lüks yaşamıyorduk, ama yoklukta görmedik çok şükür. Her zaman ocağımızda bir yemek pişti. Bir de KÖMÜR işini yazdan hallettik mi yüzler gülerdi. Haldun amca babamların arkadaşıydı. Amcamla aynı takımda futbol oynarlarmış hatta. Damperli bir kamyonu vardı. Kamyonu ile kömür ocağından kömür alır, sipariş aldığı evlerin önüne dökerdi sırasıyla. Taşıma işi ise bize kalırdı. 2-3 ton kömür, teneke veya çuvalla taşınırdı bodruma. Bir Pazar günü bu işe ayrılırdı. Cumartesiden kömürün döküleceği apartman önüne araba park etmesindiye bişeyler kondu. Pazar sabahı erkenden kömür geldi. Meşakkatli taşıma işi başladı. Bazen paramız olursa hamal tutardık. Onlar taşırdı. Ama çoğu zaman kendimiz taşırdık. Gün sonunda hepimiz yorgunluktan bitmiş ve kapkara kömür tozuna bulamış olurduk. Ama yüzler gülüyor olurdu. Özellikle annem ve babam artık huzurluydular. Kömür işi hal yoluna konmuş bu kışta kurtarılmıştı.

Şimdi düşünüyorum da fedakâr babalarımız ve cefakar annelerimizin hakkını hiçbir zaman ödeyemeyiz. Ve ben zaten hakkımı ödeyemeden sevgili babam göçtü gitti. Onun önüne dünyaları sermek isterdim.

HAKKINI HELAL ET BABACIĞIM. NUR İÇİNDE YAT.

"EVLER SİYAH, EVLER SİYAH, EVLER SİYAH"

Çocukluğumuzun geçtiği Vefa stadı yerleşimi biraz ilginçtir. Bir kapalı, iki açık tribünden oluşan stadın bir cephesi evlerden oluşur. Bu cephede ki yan yana apartmanların balkonları direkt stad manzaralıdır.

Karagümrük taraftarı yaratıcı ve ateşlidir her zaman. 2. lig olsun, 3. lig olsun hatta 1. lige yükseldiğinde olsun hep bu taraftar karagümrüğün arkasında olmuştur. Besteler yaparlar tezahurat için ve maçlarda bu besteleri hiç durmadan söylerler. Amigolar kapalı tribünde demir parmaklıkların üzerine çıkar eliyle 3 işareti yapar, ıslıklar alkışlar arasında üçlü çekilir. "1,2,3, Şıkkk-şıııkkkk-şşıkkk, şıkkk-şıııkkkk-şşıkkk,şıkkk-şıııkkkk-şıkşıkkk GÜMRÜK, Şıkkk-şıııkkkk-şşıkkk, şıkkk-şıııkkkk-şşıkkk,şıkkk-şıııkkkk-şıkşıkkk GÜMRÜK, Şıkkk-şıııkkkk-şşıkkk, şıkkk-şıııkkkk-şşıkkk,şıkkk-şıııkkkk-şıkşıkkk GÜMRÜK."

Sonra tribün bağırır " EVLER SİYAH, EVLER SİYAH, EVLER SİYAH" Kapalının karşısında ki evlerde balkonda çayını yudumlayıp karısı, oğlu, kızı sohpet edip maçı izleyen amcalar, teyzeler tamam der gibi el sallarlar. Sonra staddan KIRMIZIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIIII diye bağırır. Arkasından staddaki ses susar, evlerden cılızda olsa babalı kızlı, ince kalın arası sesler yükselir " SİYAHHHHHHHHHHHHHHHHHH". 2-3 kez tekrardan sonra evleri tebrik etmek için alkışlar hep birden ayyuka çıkar.

Aslında komik değil mi? Balkonunda, camında oturmuş, pijamalı veya gündelik kıyafetleri ile pazar gününün keyfini çıkaran aileler, stad tan gelen teklifi kırmaz ve sesinin yettiğince tezahurata katılırlardı.
Bu samimiyettir, bu içtenliktir, bu mahalle kültürüdür, bu herşeyden önce KARAGÜMRÜKLÜ olmaktır.




6 Mart 2009 Cuma

KEFEVİ SOKAK GÜNGÖR AP. NO: 9

APARTMAN SAKİNLERİ

Daire 1: Şevki Kök ve ailesi. Kastamonu eşrafından Medianların akrabası mı köylüsü mü neydi. O da çok genç yaşında her Kastamonulunun yapmak zorunda olduğu seçimi yapmış; yufkacılık ve taburecilik arasından tabure imalatını seçerek ahşap tornacılığına başlamıştı. Faik diye bir yeğeni vardı galiba. Bi de Havva adında naif bir kızı ki, Yıldırım takılırdı ona. Adı Yıldırım'ın minik kuşu olarak kalmıştı. Anneleri ise kendi halinde sessiz bir Anadolu kadınıydı. Bir yaz günü Saner'le fırlamalık olsun diye bizim arka camdan peynir falan atıp kedileri kömürlük damına üşüştürüyorduk. Asıl maksadımız acayip gıcık olduğumuz şamaroğlanına pislik yapmaktı. Peyniri atınca kışkıran kedilerin arasına sızan şamar diğer garibanları tokatlayıp istihkaklarını cebellezi ediyordu. Bunun üzerine biz de ağzı bağlı su dolu naylon poşetleri aynı anda şamarın üstüne atıyorduk. Bir anda üzerinde 7-8 litrelik iki poşet su bombası patlayan şamar neye uğradığını şaşırıyor, hem darbenin şiddeti hem de ıslanmanın kedi soyuna verdiği derin ızdırabı aynı anda yaşayarak ters dönüyor hatta bir seferinde kömürlük damından aşağı düşüyordu. Tahmin edersiniz ki bu durumda Saner'le öküzler gibi gülüyorduk.

Birgün yine operasyon yaparken Şevki abinin hanımı mutfağından bahçeye fırlayarak bağırmaya başladı: "terbiyesizleeeeeer, utanmıyor musunuz bulaşık sularını bahçeye dökmeye" Biz tabi anında içeri fıydık. Sonra anneme şikayet etmiş "bulaşık sularını döküyorlar" diye. Ulan gel de anlat şamara su bombası attığımızı. Öyle dedim ama annem uzun süre bana acıyan gözlerle bakmıştı.

Daire 2: Zennure abla otururdu. Hemen altındaki dükkanın kepenklerinde "gol atan kaleye, kaleden çıkan ortaya" isimli akla zarar oyun oynandığı için sürekli bize bağırırdı. Bazı hayvanlarımız abanıp topu cama şutladı mı oyun biterdi. Bazı yaz günleri topun açık salon ya da mutfak camından girdiği de olmuştur. Komşu olduğumuz ve beni efendi bellediği için topu istemek bana düşerdi. Buna mukabil beni hergün iki üç kez bakkala yollayarak intikamını alırdı.

Daire 3: Rahmetli anneannemin dairesi. Ananem bizde oturur yatmaktan yatmaya dairesine inerdi. Ancak havalar ısınıp sokak hareketlenince gündüzleri de takılırdı. Cam boyundaki divana uzanır, işaret parmağını yay gibi bükerek dudaklarının arasına alır, burnundaki ventilasyon az olduğu için dişsiz ağzından içeri hava girmesini sağlardı. Mahallenin fahri muhtarı olduğu için en ufak vukuatta camı açarak anında müdahalede bulunurdu. Özellikle bana bir hareket varsa daha da panterleşirdi.

Ananemin evi ayrıca benim için bir gizli yerdi. Divanların altında gizlediğim Playmenler, sigaralar falan olurdu. Ayrıca sınav zamanları falan top oynamaya kaçmak için malzemelerimi oraya soteler, duvar dibinden Kefevi sokağın hitamına ulaşır, Kurtağa çeşme sokaktan hızlı adımlarla kız ve şişko bakkal geçidini müteakip duvardan Vefa stadına ulaşırdım. En büyük tehlikelerden bir güzergah üzerinde Mükerrem teyzeye yakalanmaktı.

Bu ev ayrıca bizim için kavga zamanı sopaları hazırladığımız, gizlice cigara içtiğimiz, bisikletleri koyduğumuz, yaz günleri maç edip susadığımızda hemen ulaşıp ananemin küçük büro tipi buzdolabından çıkan kırmızı sürahiden buzzzz gibi su içtiğimiz, mutfağından her daim hamur, kartoloş ya da Alibeyköv mısırlarını tırtıkladığımız, maçların kısacık devre arasında hemen girip işediğimiz bir sığınaktı..

Daire 4: Yan komşumuz olan bu dairede başta Mustafa ve Figen çifti otururdu. Müteahhit Süleyman'ın Sivaslı hemşerisi ya da akrabasıydı. Çok nazik ve güleryüzlü insanlardı. Mustafa abi inşaat mühendisiydi. Bebekleri oldu, sonra taşındılar. Yerlerine yine Sivasspor kadrosundan Mustafa ve Perihan çifti geldi. Perihan galiba Saldıray apartmanında oturan Medine teyzenin kızıydı. Medine teyze de çok sessiz iyi bir kadıncağızdı. Umut diye bir erkek çocukları vardı, sonra bir kızları oldu, adını unuttum.

Daire 5: Bizim daire, malum halen annem ve Yıldız oturuyorlar.

Daire 6: Dayımlara aitti. Bir süre kuzenim Tamer abi oturdu. 87'de evlenince ayrıldı ve kiracı olarak Emin'ler girdi. Babası Vedat, annesi Şerif, ilginç bir abisi vardı bıyıklı hafif kel ve gözlüklü. Kızları Hayriye idi galiba. İkinci evliliğinden sonra Hollanda'ya yerleştiler. Gökay ve Göknur çocukları idi. Sonradan Bedri amca Lütfiye Teyze, çocukları Nuray ve Hakan taşındı. Daha sonra dayımlar daireyi sattılar.

Daire 7: Bu daire de ananeme aitti. İlk olarak postacı Ekrem amca, Muazzez teyze, çocukları Solmaz, Sema ve Nuri girdiler. O dönemlerde telefon nerdeee? 10-15 sene beklenirdi. Ancak Ekrem amca PTT'ci olduğu için telefonları vardı. acil durumlarda bizi ordan ararlar ve çıkıp yukarıda konuşulurdu. Muazzez teyze gayet kibar müşfik bir kadındı ama sonradan şirazesi kaydı. Belki de Solmaz'ın talihsiz bir evlilik yaşaması psikolojisini bozdu. Halüsinasyonlar, büyülerle falan bozdu. Olaylı şekilde ayrıldılar. Bi ara Akyüzlere kiraya verdik. Halit Akyüz'ün oğlu Yener tuttu. Ancak ev bir süre sonra Kars ve çevre köyleri dayanışma derneği lokaline dönüşünde onlar da aldı voltasını. Ananemin vefatından sonra satıldı.

Daire 8: Müteahhit Süleyman'ın dairelerinden biriydi ve babası Ziya amca otururdu. Ziya amcanın oğlu pati Memet'ti. Sonradan snop, alaycı bize takılan ama kabul görmeyen bir tipti. Maç ederken ikide bir durur ayağını kaldırıma dayayarak elinin tersiyle pat pat vurup paçalarını temizlerdi. Kendine girip paçasını kirletenlere bozuk çalar bu yüzden de kavga aşamasına bile gelinirdi. Kuzeni Erdal ise ayrı bir yazı konusu olup bir kavga sonrasında mahalleden aforoz edilmiştir.

Daire 9: Mezgirt, Ismayıl ve selimlerin oturduğu dayre. Erzincan Kemahlı olan bu ailenin bir de kızları vardı sanırım. Büyükler ve küçükler dev maçında adam yokluğundan Ismayıl bizde oynamıştı. Ancak futbola kat'iyyen kabiliyeti olmadığı gibi, konçları makasla kesilmiş asker postalı ve 3 beden büyük yeşil bir donla sahaya çıkınca bir an için tüm umudumu yitirmiş; ancak karşı takımda Serdar ve b.Erkan gibi yeteneklerin olması içime su serpmişti. Mezit ise başlı başına orçinal bi karakterdi.

Daire 10: Yine Erzincan Kemahlı Tüter ailesinin ikametgahı. Baba Hasan amca, zevcesi Kamer teyze ve mahdumları Mustafa ve Hüseyin. Hasan amca kahve ya da çay ocağı işletirdi. Hüseyin ve Mustafa ise gömlek imalatında çalışırdı. Mustafa sempatik ve çapkın bir tipti. Çapkınlıkta sınır tanımadığı için Beyazı bile götürmüştü. Zaman zaman maçlarımıza iştirak eder, daha ziyade zamanını özellikle c.tesi öğleden sonra Beyazıt, Vezneciler ve civarında işten dönen son ütücü, reşmeci, ilikçi ve remayözcü genç kızları tavlamaya ayırırdı.

Daire 11: Geldik zurnanın zırt dediği yere.. Başlarda Hürrem teyze ve tıbbiye öğrencisi oğlu Oğuz abi otururdu. Oğuz abi küçükken talihsiz bir kaza geçirmiş ve makas batması sonucu tek gözünü kaybetmiş. Azmederek tıbbiyeye girmiş ve sonradan da TUS'da göz hastalıklarını kazanarak göz hekimi olmuştu. Tam bir başarı öyküsü, helal olsun.

Sonradan Atilla abi taşındı buraya.. Bitirim bir abimizdi. eşi Necla ve iki oğlu vardı. Ufaklık 10 numara fırlama Orçun gelmiş geçmiş en yaramazlardandı. Abisi Onur'du galiba. Mazbut, efendi, sessiz bir çocuktu. Ancak Orçun gibi bir fırlamaya ancak filmlerde rastlarsınız. Dövmediği çocuk, etmediği küfür, yemediği nane yoktu.

OYUK DUVAR SOK. YILDIZSARAY APT. NO:12

APARTMAN SAKİNLERİ;

Daire 1: Şerife abla kocası ve iki oğlu otururdu. Tatlıcılar. Daha önce kim oturuyordu hatırlamıyorum. Hala onlar oturuyor. Yarı bodrum bir daire olduğu için, pencerenin önüne araba park edilmesinden nefret ederdi Şerife. Ayrıca maç yaparken, sık sık camdaki demir parmaklıklara vuran top sesinden de pek hoşlandığını söyleyemem. Az kovalamazdı bizi. Oğullarının biri Yücel’di, ötekinin adını hatırlayamadım. Zayıf, ince yapılı, sakin çocuklardı.

Daire 2: Hatırladığım en son sakinleri; Bardakçı Ahmet abi, Nafiye ve kızı İnci. Ahmet abi çok daha eskidir mahallede. Bekârken bizim apartmanın köşesinde, dükkân amaçlı yapılan küçücük tek oda mekanda yaşardı. Çok çalışkan biriydi. El arabası ile pazarlarda bardak satardı. Her sabah o arabayı yükler, her akşam arabayı boşaltırdı. Evine bir girerken görürdüm birde çıkarken. Hep selamlaşırdık. İki satır hal hatır sorardık. Sonra Nafiye teyze ile evlendi. Bir süre o dükkândan bozma yerde yaşadılar. Sonra Daire 1 ‘ i satın alıp taşındılar sanırsam.
Nafiye’nin birde cazgır kızı İnci vardı. Sanırım sonradan evlendi, çoluk çocuğa karıştı.

Daire 3: Şakir amca, Eda teyze ve kızları Neriman. İlginç bir aile idi. Aykut da bahsetmişti. Şakir amca bodruma iner testere ile odun keserdi çoğunlukla. Genelde evdeki kavgadan kaçardı. Bizde kömürlüğe kömür almak için indiğimizde dert yanardı karısından, kızından. Çok gürültülü, bağırış çarış kavgaları olurdu. Neriman çok hızlı konuşurdu, anlamazdım dediklerini. He he der geçerdim. Biraz uçuktu.

Daire 4: Şaban amca – Nazmiyanım teyze. Şaban amca vefat etmiş, Allah rahmet eylesin. Çok sert mizaçlı biri idi. Nazmiyanım teyze ise tam tersi hep güler yüzlü idi. Uğur adında çok gaddar bir kedileri vardı. Hala orda oturuyor bayramlarda uğrar elini öperiz. Kızı vardı Günay abla, oğlu Sacit. Şimdi kim bilir nedirler.

Daire 5: Berber Nazmi eşi ve çocukları. Cem’di çocuklardan biri. Karagümrük durağının arkasında berber dükkânları vardı. Onlar da sonradan mahalleye dahil olanlardandı. Anneleri 10 dakikada bir cama çıkar “ cemmmmmmmmmmmmmmm” diye bağırırdı.

Daire 6: Bu dairede en eski annemlerin yakın dostu Aynur ablalar otururdu. Kızları Gülşah’ı hayal meyal hatırlıyorum, çocukluğunu biliyorum. Hatta bir gül oralarda karşılaştık ta ben tanımadım o tanımıştı. Büyümüş koca kız olmuştu. Eskiden günler yapardı annelerimiz. Bu günlere benide götürürdü. En çok bu Günlerde ki yiyeceklere bayılırdım. Hele Aynur teyzenin çikolatalı bisküvi pastası….Daha sonra bu dairede Yavuz’ lar bir süre oturdu. Hatta Yavuzlar bizim apartmanda otururken bir vukuatımız olmuştu. Nasıl gelişti bilmiyorum ama apartmanın giriş kapısını Yavuzla itişirken indirmiştik aşağı. Sonra sen kırdın ben kırdım tartışması. Uzun süre cam yaptırılmadı. Çünkü kimse kabullenmiyordu. Sonunda ortaklaşa yaptırdık galiba. Şimdi kim oturuyor bilmiyorum.

Daire 7: Almanyalılar. Sadece yazları tatile gelirlerdi. Çok kibar bir anneleri iki sarı kafa kızları ve şişman babaları. Çok net hatırlamıyorum. En son hatırladığım kızlar serpilip büyüdüğünde Aykut’la Saner’in bunlara yazılmalarıdır. JJ

Daire 8: Amcamlar,Cicimler. Aslında rahmetli nedim Amca’mın eşi, ciciannem. Biz ona cici deriz. Hala Semra ablamla orda oturuyor Cicim. Amca’mı çok özledim aslında. Çok mükemmel bir adamdı. Sevecen, fedakâr, iş bilir. O öldükten sonra çok şey değişti. Toparlanmaları zor oldu.

Daire 9: Mustafa dedemlerin eviydi. Dinçer abim bekarken orda oturdu. Bir sürede Tunçer abim orda oturdu. Çekik göz Nihatlara kiraya verdik sonra. Babam hastalanınca satmak zorunda kaldık. Şimdi sakin sesiz bir aile oturuyor orda.

Daire 10: Bizim ev, dile kolay 26 sene bu evde yaşadım. Çeyrek asır. Evlendikten sonra ayrıldım. Babamın hastalığından dolayı annemlerde daha sonra baba ocağını bırakıp ablamların semtine taşındılar. 5-6 senedir kirada. Acı tatlı neler yaşadık bu evde neler.

Daire 11: Eskiden Yaşar hanım teyze otururdu teras katında. Yalnız yaşardı. Evlendirme memurluğundan emekli kilolu, kibar, kültürlü bir hanımdı. Aslında bu teras katıda bizimmiş. Müteahhidin kelene gelmişiz. Annemlerde hala senetler durur. Sonra başkasına satmış evi Müteahhide. Halbuki dedem ona çok yardım etmiş. Borç vermiş ama kazık yemiş. Neyse. Yaşar hanım teyzeden sonra kimler oturdu net hatırlamıyorum. Galiba en son Sonerlerin apartmanının altındaki buzdolapçı satın aldı. Hala da o oturuyor.

YILDIZSARAY APARTMANI; 11 daire 10’larca hayat, gelenler, gidenler, ölenler, doğanlar. 40 senelik bir tarih, şu anda apartmanın camında Yıldızsaray yazmasada.

5 Mart 2009 Perşembe

TİPLEMELER TAPON LİSTESİ

AHMET APENİN LİSTESİ

1- YALÇINLARIN ALTINDA OTURAN NAZMİYE HANIM

2- REMZİ

3- CIRCIR

4- TABAKÇI ALİ ( MEŞHUR KOŞMA STİLLİ YÜRÜYÜŞÜ İLE)

5- GÜRLEYEN GÖT (LAKABININ HATIRINA)

6- DELİ NERİMAN

7- PİÇ SİNAN (SANA YAPTIKLARINDAN DOLAYI)

8- PİÇ ÖZKAN (BANA YAPTIKLARINDAN DOLAYI)

9- SERDAR (PARMAKLARINA YAPTIKLARINDAN DOLAYI)

10- POOOOOOOOĞĞÇAAAA GİDİYORUUUUUUUUUUUUUMMM

Aykut’un listesi

1- CIRCIR

2- PİS KÖPEKLER--SAVAS VE BÜLÜ

3- SÜTÇÜ BEYGİRİ

4- ŞAMAR OĞLANI

5- NERİMAN

6- MAMA

7- TÜM ISPARTALILAR

8- RAMİ&TANER VE İTLERİ ARAP

9- AYI İSMET

10- KOKO

Bir de Huris'in üstünde oturan zayif yasli Clark Gable biyikli bir adam vardi. Yufkacidan önce bi bakkal vardi bizim altta. Bi gün clark bakkala seslenip filtreli Bafra istemis, bakkal yok deyince cevap aynen şu:

"BAKKAL MISIN SOYTARI MISIN?"

Bir de Kurtağa çeşme sokakta metruk bir ev vardı. Daha doğrusu yan yana iki metruk ev Deli Şeref ve ailesi yaşardı.

Unutulmaya yüz tutmuş tipler

· İzzet: Bir ara Deli Muratın arkadaşı

· Bezgin Bekir: Aşağı Mahallelerden birinde oturan bizim sokaktan boynu bükük ve az biraz sarhoş bir şekilde geçen zavallının biriydi.

· Tekinsiyo ve Kahveci Ahmet Abi

· Cumhuriyet Kahvesindeki Garson Haşın

· Ağnan ve diskocu dayısı Yusuf

· Solu

· Şişko Emin

· Sevim-Selçuk-Sevinç Kaardeşler

· Mezgirtin çocukları Sabri-Sema

· Adanalı Fatih- Pörtlek gözlü Abisi İlker

· Tabakçı Ali

· Mıhtar Emmi ve oğlu

· Yufkacinin sisko oglu

· Remziya

· Uyuz (kedi olan)

· Şuğur (Nazmiyanim ve Günay'ın ayıcık kedisi, Uğur yani)

· Kiz bakkal

· Sisko Ibrahim bakkal ve oglu (külüstür vosvoslariyla az muhtarlik propogandasi yapmamislardi. Rehöhö hehahö Efrayimi seeeeecin şeklinde. Adam öldüyse gözü acik gitmistir) Sinan (Ahmediiiiiiin donuuuuuuuuuuuuu)

· Rami&Taner ve köpekleri Arap

· Göçmez kuruyemişçisi Satilmiş Göçmez ve mahdumlari

· Dörtler Iskembecisi

· Şamar oğlani (Aslen o sari kötü kedi için kullaniyorduk, ama daha sonralari birgün rahmetli Halit Akyüz -Akyüz Bakkaliyesi kurucusu ve seref baskani- Deli Yilmaz tarafindan saldiriya ugrayinca bu lakaba ortak oldu.)

· Güven&Yener Akyüz biraderler Tabii ki Deli Yilmaz

· Can&Süleyman kardesler

  • Göt Necati

· Koko, gogo, ogo oho ooooooooooooooo kokopiti

· Önder (kompile Süleymaniye Sirkeci)

· ..ve Gece Adamı

· ...Veeeeeeeeeeeeee Deli Yılmaaaaaaaaaaaaaaaz

YAZAN : AYKUT

Ahmet apeden Tuesday, October 26, 2004 10:14 AM

Biraz önce işbaşı yaptığımda uykulu uykulu eskilere gittim.

Karagümrükteki o sokak

Eski bir yaz günü

Alt kata iner anneannemde toplanırdık.

Gider hamur alırdık ahmet rasime giden yolun üzerindeki fırından

Piliç mutfağa girer hamurları kızartırdı.

Mehmet dayım (Beyazmemet) ile babam konuşurlar

Duygu evlenmemiş oda orda

Saner ufacık, kemal yok yaz ayı ise belki de dayımlar almanyadan gelmişler

Tatildeler

Millete getiridikleri ufak tefek hediyeler yada kendilerine aldıkları bir şeyler

Ne kadar ilgimi çekerdi hiç biri yoktu türkiyede

Alt kat Camlar açık

Odanın içinde herkes birbiriyle konuşuyor

Dışarıdan gelen çocuk cıvıltılarıda bizim sesimizi bastırıyor.

Babamın yüzünde üç dört günlük sakal

Anneannem divana oturup ayaklarını sarkıtmış

Mualla çalışıyor o zamanlar

Her an uyumak için tetikte iki laf arasında dalıyor.

Annem genç bir kadın dimdik ayakta şimdiki gibi iki büklüm değil

Kesikkulak zaten delikanlı gibi

O kızaran hamurların kokusu tadı hala damağımda

Kuru, peyniri kıyması olmayan kuru hamur

Ama ne lezzetliydi onlkar

Hele birde sanerin rahmetli anneannesi acıka yaptıysa

Şimdi de alıyoruz adapazarından ama onun yaptıkları, nur içinde yatsın

Bambaşkaydı

Birde acıka varsa

Çaylar demlenir girişilir yemeğe

Anılar işte bir daha hiçbir zaman geri gelmeyecek insanlar

Birdaha hiçbir zaman geri gelmeyecek yıllar

Sokakta o sesler

Erkanın dedesi abisi

Aykutun annannesiiiiiiiiiiiiiiiii

Ergunun annesi nazife

Nazmiye, huriş, yalçınların altındaki Nazmiye

Çetinin halası eniştesi

Bırak gidenleri sağ olanlara bile hasret kaldık

Çok şükür evimiz yuvamız çocuklarımız karılarımız annelewrimiz kardeşlerimiz

Hepsi yanımızda ama ben sizleri de özlüyorum be

Aykutun gevrek gevrek gülüşü

Sanerin bıyık altından gülüp saman altından su yürütmesi

Erkanın her boka itirazı

Yapalım bi org

Hafta sonu topluca kaçalım bi yere

Fazla pahalı olmayan medeniyetten uzakça bi yerde kalalım iki akşam

Topluca

Hasret giderelim.

İLETEN : AYKUT

4 Mart 2009 Çarşamba

MUSTA EFENDİ & SAFİYE HANIM ( Dedem - Babaannem )




Dedem Atatürk'e benzerdi. Masmavi gözlerinden değil sadece, ciddi ve sert mizacı da bana hep Atamız' ı hatırlatırdı. Onlarca fötr şapkası dururdu portmantoda. O yokken denerdim hepsini, Babaannem ile beraber, korka korka. Dokunulmasını pek sevmezdi eşyalarına.

Balkonunda rengârenk sardunyalar yetiştirirdi. Onları her gün sular, budardı. İtina ile kurumuş çiçek ve yaprakları karga burun gibi ilginç bir budama makası ile keserdi. Kimseye ellettirmezdi.
Ahh Babaannem ahh. Keşke senle daha çok vakit geçirebilseydim. Çok erken terk ettin bizi. Ben daha çok küçüktüm. Hayal meyal hatırlıyorum yüzünü. Hep güleçti yüzü. Hiç sesini yükselttiğini hatırlamam. Hele bana hiç kıyamazdı. Hiç beni azarlamadı, hiçbir dediğimi ikiletmedi. Tüm mahallenin Safiye ablası, teyzesiymiş. Her kapı ona açılırmış. Girip çıkmadığı ev yoktur derler. Koca kadına iskambil oynatırdım, sıkılmadan oynardı. Gazete kağıdından hayvan figürleri yapardı bana kağıttan yaptığı hayvanlarla çiftlik kurardık. Camdan bakardık, dışarıyı seyrederdik çoğunlukla. Dedeme “Musta Efendi……” derdi. Korkusundan değil, saygısından dedemden biraz çekinirdi. Şimdi hatırlıyorum da Dedemin kitli bir dolabı vardı. Atikali’ de yeşil boyalı bir pastane vardı. İsmini şimdi hatırlamıyorum. Dedem oradan her zaman kurabiye alırdı. Üzerinde kahve rengi bir şeker olan, içinde marmelat bulunan, iki parçalı. Ortadan ikiye ayırır önce marmelat’ını yerdim. Donra üzerindeki çakma çikolata olan şekerli şeyi. Dedem sabahları bana 2 tane ayırır dolabı kitlerdi. Tabi o iki tane beni kesmezdi. Kesse dahi Babaannemi kışkırtır, duygu sömürüsü yapar, başka isterdim. Oda ne yapar eder dolabın anahtarını bulur, bana tekrar verirdi.

Sonra Babaannem vefat etti. Allah mekânını cennet eylesin.

Dedem yalnız kaldı. Bana daha bir şefkatli, daha bir sevecen oldu. Sabahları ona çay götürürdüm. Dairelerimiz karşılıklıydı. Beraber oturur sohbet ederdik. Bol bol kurabiye verirdi bana, yerdik beraber. Her gün çok temiz pak, filinta derler ya, öyle giyinir, fötr şapkasını takar giderdi bir yerlere. Bende akşam olup onun dönmesi için camda sabırsızlanarak beklerdim. Bana hikayeler anlatırdı. Nasihatler verirdi. Bana benim paralarımı sen yiycen derdi hep. Bulgaristan’ dan göçtüklerinde 1937 imiş. Babam burada doğmuş. İstanbul’a geldiklerinde bir miktar paraları varmış. Bulgaristan’ da durumları iyiymiş bildiğim kadarıyla. Faytoncu Aziz derlermiş dedemin babasına. Faytonu varmış. Hatta İstanbul’a da getirmişler Faytonu. Çok net bilmiyorum detayları. Ama ilk geldiklerinde Demirkapı da şimdi UZEL’ in bulunduğu arsayı alacaklarmış. Babaannem burası dağ başı ben ne yaparım burada deyip vazgeçirmiş Dedemi. Daha sonra Karagümrük’de şimdiki evimizin bulunduğu yerde bahçeli bir ev almışlar. Bahçesinde dut ağaçları varmış. Babamlar bu ağacın üstünde Adnan Şenses ile şekerli ekmek yiyerek büyümüşler. Adnan Şenses Dedemlerin evinden çıkmazmış. Dedemin bir oda dolusu kanaryası varmış o zamanlar. Benim zamanımda da vardı. Nerden baksan 15-20 tane sarı kanarya. Cıvıl cıvıl öterlerdi. Daha sonra 1968 de bu bahçeli evlerini müteahhide vermişler. Yıldızsaray apatmanı olmuş. Benimle yaşıttır. Ben oraya 10 günlük iken taşınmış bizimkiler. Dedem sigara fabrikasında çalışmış İstanbul’a geldiklerinde, oradan da emekli olmuş.


Yazarke aklıma bir anı geldi. Dedemin apartman dairesi 5. katta idi ve bir odası kanaryalarla dolu idi. Demiştim daha önce. Dedem artık yaşlanmıştı. Elleri titrerdi. Kanaryalarına hala kendi bakardı. Yumurta sarısı ile bisküviyi karıştırır, yem yapardı kuşlarına. Kuşların tırnaklarını kısaltırdı. Hayvanlar rahat tutunamazmış uzayınca. Bir gün bir baktım, kanaryalardan biri tek ayakla tünek üstünde duruyor, ama hala şakıyor. Ahh topal ah ne kuştun sen. Dedem tırnağını keseyim derken kuşun bir bacağını tırnak makasıyla kesmişti. Adı topal kaldı kuşun. Çok üzülmüştü dedeciğim, ama ne yapsın istemeden olmuştu bir kere.

Bir yaz günüydü dedem hastaydı, bizim evde yatıyordu. Annem anlattı. Kauçuk ağacı vardı tam yatağın önünde. Yattığı yerden uzanıp, ağaçtan bir şeyler koparıp yiyor gibi yapıyormuş. Sormuş annem ; “ üzüm yiyorum” demiş. Haftasına vefat etti. Son nefesini vermeden önce annem pamukla ağzından içeri su damlatarak içiriyormuş. Suyunu içmiş ve huzur içinde vefat etmiş. Allah onunda mekanını cennet eylesin. Onları çok seviyorum…..

İşte hikâye özetle böyle. Hatırlayabildiklerim bunlar. Hatırladıkça yazarım.

.

3 Mart 2009 Salı

ACI KAYBIMIZ...

Mahallemizin renkli simalarından Yıldırım, Yıldıray ve Nurdan kardeşlerin babası, Yavuzlar' ıın eniştesi Yılmaz abinin vefat haberini aldık. Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun. Allah ailesine sabır versin.

Yılmaz abi ile ilgili bir kaç anı;

Aykut : Ankara’dan Yavuz’un düğününden dönüyoruz. Saat bir, iki.. İçilmiş, eğlenilmiş, kafalar güzel. Otobüs ayarlanmış kompile bizi götürecek.. Yılmaz abiyle yanyana oturduk ya da daha doğrusu öyle ayarladım ki muhabbetin kralı olsun. Muhabbet iyi, kafalar kıyak, uyku tutar mı? Ön koltukta Çetin ape var galiba..

Neyse muhabbet sardıkça sardı.. Bi ara “Yılmaz abi saat kaç oldu be?” diye sordum, tam muhabbetin ortasında.. Baktı, “onu yirmi geçiyo be Aykut” deyip anlatmaya devam etti. Kafalar kıyak ama ikimiz de bi garabet olduğunu anladık ta marş basmadı bi türlü. On onbeş saniye geçti ki Yılmaz abi o meşhur gülüşüyle “olur mu yaaaa, saat on olur mu, biz düğünden birde çıktık zaten” diyerek koyverdi.

Yılmaz abi klasikleri bitmez.. Enez’e yerleşme, iki zıp zıp, tavuklar, çiftlik hayatı.. B.çekmece’de deniz bisikleti, sandal kiralama sektörüne giriş tasarıları. Gençlik anıları, attığı gollerden dolayı Yılmaz abiye gıcık kapan rakip stoperin bir hava topunda topla karışık Yılmaz abiye kafayı yapıştırması. Tabi bunların hepsi Yılmaz abinin anlatımıyla anlam kazanan mevzular ki maalesef bir daha duyamayacağız.

Ahmet: Düğün bitmiş biletimiz olmadan gece yarısı gelmişiz otogara. En son otobüsler bile ankaradan istanbula hareket etmiş.Biz yaklaşık 20-25 kişiyiz. Bir firmayla konuşmuştuk, bize bir otobüs ayarlamışlardı.Düğünde mazotu az almıştık. Malum orduevi içki yok. Yada bizim ipne paraya kıyamamış içkili değil limonatalı düğün yapmış.Otobüs kalkacak dediler ulan bi koşturma sigara bile alamadık yanımıza.

İkişerli oturuyoruz. İsmini hatırlayamadım bir abi kardeş vardı yavuzların akrabası, öndeki iki koltuğun arasından bi pet bardak uzattı iki kişi içiyorsunuz bardak boşalınca geri gönderiyorsunuz dedi. Yanımda kim vardı hatırlamıyorum aykut diycem ama o diyorki ben yılmaz abinin yanındaydım. kimse işte onla yarım yarım bardağı sııfırladık. Biz sigara bile almaya fırsat bulamazken yılmaz abi nevaleyi düzmüş. Ama bardak 1 tane. Şişeler boşalana kadar sırayla bütün koltukları dolaştıydı o bardak. Kolayla mı içtik, yedigünle mi bilmiyorum bile. Ama paha biçilmez bir keyifti. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun Çok uzun zamandır görmesekte hep bir yerlerde adı geçiyordu içimizde. Tıpkı diğer bizi bırakıp göçenler gibi.

2 Mart 2009 Pazartesi

BASKETBOL ve BİZ...

1981 Avrupa Şampiyonası Elemeleri (Challenge Round) İzmir ve İstanbul'da oynanmıştı. Bizim basketbolla tanışıp haşır neşir olmamız bu döneme rastlar.

O dönem Challenge kupasın da Türk Milli Takımı, Almanya, Yunanistan ve İngiltere ile birlikte finallere katılma hakkını kazandı. İlk kez bir Türk basketbolcu (Efe Aydan) Avrupa Karması'na davet edildi. Sofya'da yapılan Balkan Şampiyonası'nda Türkiye, tarihinde ilk kez şampiyonluğu kazandı.

Bu başarılı dönem hepimize basketbol sporuna doğru çekti. Her mahallede, her sokak arasında derme çatma iki tahta ve demir çubuktan yapılmış basketbol potaları görünür oldu.

Bizim abartmanın giriş katında oturan Eda teyzelerin ( Neriman'nın annesi ) balkonunda boydan boya demir parmaklık vardı. Apartmanın mimari yapısı, balkonun üzerinde dışarı doğru 20-25 cm' lik bir çıkma oluşturarak balkon demirleri ile arasında boydan boya bir boşluk yaratmıştı. İşte bu boşluk bizim ilk basketbol potamızdı. Çıkıntı ile balkon demiri arasına atılan top, hiçbir yere değmeden mozaik zemine çarparak looop diye ses çıkarırsa 2 sayı kazandığın anlamına gelirdi. O zamanlar basketbolda 3 sayı yoktu zaten.

Daha sonra ( nasıl yaptırdık tam hatırlamıyorum ama ) basketbol potasına benzeyen bir imalatı Kefevi - Oyukduvar sokakların birleştiği noktadaki Sanerler' in evinin önindeki sokak lambası direğine asarak çok maçlar yaptık. Daha da sonraları Aytooon ların bahçe duvarına pota asıp oynadık.

Hatta Alişah sok gençeleri ile mahalle maçları bile yapardık. Kıran kırana geçen maçlar da, boy farkı mı yoksa esas branşımızın futbol olmasından mıdır nedir bilinmez genelde yenilirdik. Hele Kadir'in pota altında devasa cüssesi ile kafamıza kafamıza basarak, ite kaka yaptığı smaçları hala unutmadım. Ehat pire gibi yerde top sektirir tam bir pivot gibi oynar enteresan asistler yapardı. En kazmaları uzun boyuna rağmen pek başarılı olamayan Cemil idi. Zaten her ikili mücadelede yere düşerdi. Biz ise, eşit ölçüde oynayan, öne çıkan bir oyuncu bulunmayan mütevazi bir takımdık. Aykut fena değildi, Saner ise aynı futboldaki gibi baston yutmuş gibi oynardı. ben vasatın üstüne pek çıkamazdım. Ahmet abimi nasıl oynardı pek hatırlamıyorum. hatırlayanlar yazsın lütfen. Yavuz da fena değildi. Zaten yavuz her sporu başaıyla yapardı.

Tabi yeterli çoğunluk sağlanamadığı günerde oynanmak üzere garip oyunlar türetilmişti. Değişik noktalardan faul atışları, mucizevi mesafelerden uzun atışlar ve 9 ay. 9 ay çok salak bir oyundu. Potanın karşınıza dizilirdik. Bir kişi potanın altında dururdu. Atılan her giren basket için pota altında durana haraket çekilir, giren her atış için yeni bir atış hakkı doğardı. 9 sayı olunca pota altında olanın 9 ayı dolmuş olur çocuk doğardı. :) Oyun böyle döne döne devam ederdi.

Tabi hiçbirimiz basketbol oyuncusu olamadık. Ama şartlar ne olursa olsun zevk almayı öğrendik.

SİTEM..................

Bu blogu yaparken, en azından hergün bir yazı yazılır diye ümit ettmiştim. Ama görüyorum ki kimse kıçını kıpırdatıp fedakarlık yapmıyor. Elimde kaynak çok diyen götün biri iki satır yorumlar yazarak olayı geçiştiriyor. Çok hızlı bir başlangıç yapan abimiz Ahmet, tıkandı kaldı. Diğer osuruktan Karagümrük' lü arkadaşlarımız ise okumaya bile tenezzül etmiyorlar.

Demek ki yazılacak çizilecek hiç birşey paylaşmamışız. ne yazıkkkkkkkkkkk.

20 Şubat 2009 Cuma

KATEGORİZE TİPLER 2 - YAŞLILAR

1- ANNEANNEM (AYŞANIM TEYZE 1909-1998): Nerden başlasam, nasıl anlatsam? Çalışkan, tezcanlı, yerine göre kavgacı, müşfik, hamarat, işbitirici.. Sabahın beşinde Fatih'te Et Balık kuyruğuna girerek üç kuruş indirimli kıymadan bize köfte yapmaya çabalayan, yokluk zamanı buzda kayıp ikiseksen yere uzanmasına rağmen saatlerce sıra bekleyerek aldığı iki adet Aygaz piknik tüpünü kat'iyen elinden bırakmayarak kendisini kaldırmaya gelenleri gülmekten ikiye yaran, Bulgaristan'dan getirdiği tezgahıyla evin bodrum katında çorap dokuyarak evin geçimine yardım eden, Dallas'ın her bölümünde Ceyar'ı mutlaka "pezevenk" diye anan, işine gelmediği lakırdılar olduğunda sağır ayaklarına yatan, 5-6 yaşlarındayken her üç aylığını çektikten sonra bana Fatih'teki bir dükkandan "Majorette" ya da "Matchbox" markalı minyatür otomobiller alan, karlı kış günlerinde gittiğimiz Vefa bozacısında bardağın dibini yanında getirdiği tatlı kaşığıyla sıyırarak bizi renkten renge sokan, anamdan gizli gittiğim idmanlarda sakatlandıktan sonra gizlice lasonil ile beni tedavi eden mahallenin fahri muhtarı, canım anneannem..

2- MUSTA EFENDİ VE SAFİYANIM TEYZE: Erkan'ın dedesi ve babaannesi. Çok detay hatırlamıyorum ama Musta amcanın fötr şapkası ve kanaryaları hala hafızamda. Erkan yazarsa daha iyi olur.

3- MÜNİRANIM TEYZE: Ahmet ve Duygu'nun anneannesi, Saner ve Kemal'in babaannesi. Çok naif ve nazik olarak hatırlıyorum. Duru bir İstanbul lehçesiyle konuşur, camdan bizi seyreder ve anneannemin hatırını mutlaka sorardı. Saner'de çok büyük emeği vardır.

4- NAZMİYANIM TEYZE: Oyukduvar sokaktaki tek katlı ahşap evde tek başına yaşardı. Doğrusu kimdir, nereden gelmiştir bilmiyorum. Kart ve gırdıllı sesiyle top oynayan çocuklara bağırırdı Allah'ın günü. Yıldız 2-3 yaşındayken birgün ona misafirlğe gitmiştik, Mükerrem teyze de vardır. Düğme şekeri diye bildiğimiz yuvarlak sütlü çikolatalı şeker Yıldız'ın boğazına takılmış ve onu nefessiz bırakmıştı. O anki paniği ve annemin Yıldız'ı bacaklarından tutup aşağı sarkıtışını hatırlıyorum. Neyse ki ucuz atlatmıştık.

5- NAZMİYANIM TEYZE 2: Yavuzların en alt katında tek başına yaşamaya çalışan, yeşil örme hırkası, beyaz tülbenti ve yuvarlak gözlükleriyle sürekli topumuzu almaya çalışan ve bizi kovalayan teyze. Bir kere topu almayı başarmış ancak Çetin'in bir hamlesiyle yere düşerek topu elinden kaçırmıştır. Küçük taburesinde bütün gün oturur ve top kapmaya çalışırdı.

6- MAKBULANIM TEYZE: Deliğe sokmaca oynadığımız evin en eski sahipleri, şişko Cengiz'in babaannesi. Hayal meyal hatırlıyorum. Kahverengi başörtüsü vardı.

7- SENİYANIM TEYZE: Çetin'in anneannesi. Biz veletken Dervişali Camiinin arkasından Draman'a inen yolda yeşil demir kapılı, tek katlı bir evde Çetin'in bekar dayısı at arabacı Ayhan abiyle otururdu. Birgün mahalle savaşında Erkan'la beni çok kötü kovalamışlar, biz de Seniyanım teyzenin evine kaçmıştık.

8- AZİZ ve FEVZİYE ÇİFTİ: Emekli İETT şoförü ve sonradan bisikletçi Aziz amca ve zevcesi Fevziyanım teyze Kefevi Sokakla Kurtağa sokağının kesiştiği noktada mavi boyalı iki katlı kargir bir evde yaşarlardı. Aziz amca emekli olduktan sonra bir motosiklet almış ve onunla bizim eski evin önünde Yıldız'a çarpmıştı. Sonra pederden temiz bir dayak yediğini hatırlıyorum.

9- PİÇ NURİ VE KIYMET TEYZE: Piç Nuri amca Karagümrük'te sandığıyla ayakkabı boyacılığı yapardı ve adı gibi çok fırlamaydı. Karısı Kıymet teyze ise belli ki gençliğinde çok can yakmış ve seksene yaklaşan yaşına rağmen hala makyajsız dolaşmayan bir hatundu. Çocukları yoktu ve belki de o yüzden onlarca kedi beslerdi. Şimdi Soner'lerin apartmanı olan arsada gecekondu benzeri tek katlı evleri vardı.

10- HATUN VE EMRULLAH: Kıymet teyzelerin hemen yanında ahşap iki katlı bir evde yaşayan gizemli ve kara kedi besleyen enteresan bir tipti. Emrullah ise düşkün, hafif meczup bir tipti. Bu evin altında bir yerlerde yarı kapalı, yarı açık berduş hayatı sürerdi.

11- HURİŞ TEYZE: Karikatürist Cafer Zorlu'ların ahşap evinin yerine yapılan apartmanın 3. katında tek başına yaşardı. Anneannemle kanka oldukları için bize sık sık gelir ve bir süre sonra uyurdu. Hep bir oğlundan bahsederdi, Almanya'da olduğunu söylerdi. Yıllarca bu böyle devam etti ve biz artık uydurduğunu düşünmeye başladık. Yalnızlığın dramatik bir neticesi olarak hayal kurduğunu zannediyorduk. Ama birgün gerçekten oğlu Basri çıkageldi. Huriş teyze adeta yeniden doğmuştu.

12- YERAK ANA: Yavuz'ların akrabası ya da ahbabı bir teyzeydi. Yalçın abiden Cüneyt'e kadar herkes o geldiğinde Yarak ana geldi diye hemen eve giderlerdi. Dalga geçer gibi bir halleri olmadığı için anlam veremezdik kadıncağıza Yerak ana denmesine, ama adı öyleymiş meğer.

13- HATÇE TEYZE & RAŞİT AMCA: Erkan tafsilatlı yazmıştı. Tirilyeli (Bursa-Mudanya'dan 10 km sonra) Hatçe teyze ve eski İstanbul'un bıçkın şoförlerinden Raşit amca uzuuuun yıllar Yavuzların yanındaki sarı boyalı iki katlı kargir evde tyaşadılar. İki sene önce Tirilye'nin en tepesindeki muhteşem deniz manzaralı çay bahçesinde biramı içerken onları düşündüm durdum.

14- EDA TEYZE VE ŞAKİR AMCA: Deli Neriman'ın anne ve babası. Yıldızsaray apartmanının bodrum katında otururken Şakir amca kömürlüğe iner, saatlerce testeresi ile odun keserdi. Neriman ve Eda onu o kadar bezdirmişti ki, kömür almaya indiğimizde babama ağlamaklı bir halde dakikalarca dert yanardı.

15- GÜLDANE TEYZE: Ferdane ablanın annesi ve mahallenin en yaşlı sakini idi. 29 Ekim 2008'de aşağıdaki röportajdan kısa süre sonra onu da kaybettik..

video

ŞABAN AMCA & NAZMİYANIM TEYZE 3 : Bizim apartmanın (Yıldızsaray apt. ) giriş katında otururlar. nazmiyanım teyze hala orda yaşar. Şaban amaca sanırım vefat etti. Uğur adlı hain kedinin sahipleridir. Kızlarının ve oğullarının adını hatırlıyamadım. Çok karizmatik bir oğlu vardı.

DEĞİŞİM Bölüm 16

Büyük futbolcu olmak büyük takımlarda oynamak hayal ettiği bir şey değildi. Okuduğu okulu bitirmek, canının istediği bir şeyleri alabilmek, cebinde ayrıca bir yol parası olmadığı için sadece mavi kartın geçerli olduğu İETT otobüslerini beklemeden istediği taşıta binebilmek. Bunları yapabileceği bir işi olsun, evlenip çoluğunu çocuğunu geçindirebilsin o zaman için bunlar yeterdi Ahmet’e.
Futbolu çok severdi. Galatasaray aşığıydı. Futbolu oynarken zevk almaya bakar, tıknefes olduğu için maç içinde sahanın ancak onda biri kadar bir alanda gidip gelirdi. Bir maç içinde beşten fazla rakip kaleye gittiği görülmemişti. Ama yine de takımı için faydalı olur, defansı organize eder, rakip forvetlerden boşa çalım yemezdi. En önemli özelliği kendi kalecisi ile iyi anlaşır küçücük sahanın avantajlarını kullanıp pozisyona göre kalecisini rakibin üstüne göndererek kendisi rakibin gol açısını kapardı. O sahada kaleci rakibin üstüne çıkınca forvetin iki seçeneği olurdu. Ya çalım atmayı deneyecek Ahmet hemen ikisi arasında seken topa müdahalede bulunacaktı, ya da plaseyi deneyecek Ahmette açıyı kapattığı için topu çizgiden çıkaracaktı. Çok gol çıkartmıştı böyle çizgiden. Vefa vefa olalı böyle bir sarkık libero görmemişti.

Erkan bomboş pozisyonda topu sağdan aldığında Ahmet kaleciye Çıııık diye bağırdı, kendiside açıyı kapamak için çizgiye iniyordu. Ama hesapta olmayan bir şey vardı. Keleci topa açılmamış gelen rakibi sadece seyretmişti. Erkan kaleciyi geçip çizgiye doğru koşmakta olan Ahmetle burun buruna geldi. Ahmet’in unuttuğu şey kalede Çetin’in olduğu idi. Çetin rakibi sadece seyretmiş kendini yere bile atmamıştı. Top içeri doğru girerken Ahmet yere düşmüş götünden soluyordu.

DEĞİŞİM Bölüm 15

Soldan Prekazi seri çalımlarla orta sahayı çabucak geçmiş, göbekte Uğur’e topu aktarmışı. Uğur rakibini bir bilek hareketiyle ekarte edip topu Mirsat’a göndermişti ki Tanju rakip ceza sahasına doğru depara kalktı. Mirsat ustaca topu Tanju’nun önüne yuvarladı. Tanju üzerine gelen kaleciyi fark edip ayağını topun altına soktu ve boş kaleye topu havalandırdı. Rakip defansın son adamı koştu ve direğin dibinden içeri girmekte olan topu elinin yardımı ile kornere gönderdi. Bu net bir penaltıydı ama hakem Sadık Deda pozisyonu çözememişti.
Turan tam bunları düşünüyordu ki ensesinde bir tokat patladı. ‘’Penaltı lan çalsana ibneeee’’
diye bağırıyordu Ahmet.
Hem tokadı hem de küfürü patlatmış, bir yandan da çaktırmadan itekliyordu Turan’ı

Biraz önceki pozisyon da geçen gün Turanın seyrettiği o maçta yaşananlar gibi olmuş, bu pozisyon ile o pozisyonun bağlantısını kurmak isterken Turan’da kararsız kalmış penaltıyı vermemişti. Topun elle oynandığını görmüş ama penaltıyı çalmaya nedense cesaret edememişti. Büyüklerden bir kaç kişi daha olaya müdahil oldu. Maçta durum 7-6 küçüklerin lehineydi, ne kadar çamur o kadar fayda sağlardı bu gibi durumlarda.
Büyüklerin bastırmasıyla pozisyonun penaltı olduğuna karar verildi. Sktr git, pezevenk, ipneegibi galiz küfürler arasında Turan kenara seğirtiyordu

DEĞİŞİM Bölüm 14

-İsmail lan Almanya işçi alıyormuş.
Bu sözü duyduğunda masa örtüsü olarak kullanılan 1972 yılının Ocak ayına ait Hürriyet gazetesinin sayfalarının üstünde, evden sefer tası ile getirdiği kıymalı pırasa ve makarnadan oluşan öğle yemeğini yemekteydi İsmail.
Yemek bitip cigarasından ilk nefesi çektiğinde o ses bir kez daha kulaklarında çınladı.
4-5 yıllık evliydi 3 yaşında bir oğlu vardı. Çemberlitaştaki hanın loş ve havasız odasında daha ne kadar bu hayatı sürdürecekti. Sayacılık, ilkokulu bitirdikten sonra bugüne kadar yaptığı tek işti, ama öyle mi kalacaktı.
İsmail birkaç ay kadar sonra Münih’e giden bir terenin kompartımanında Haydarpaşa’dan ayrılmak üzere buldu kendini. Ufacık oğlunu, gül gibi karısını memlekette bırakıp gurbete çıkmıştı.
Önce karısını sonra da oğlunu yanına aldı İsmail. Daha sonra da Kemal adında bir çocukları daha oldu. Yıllar yılları kovaladı Almanya sıkmaya başladı İsmail’i. nede olsa biraz olsun biriltirmişti bir şeyler. Zor da olsa verdi kararını yağmurlu bir gecede hanımına kafasındakileri anlattı.
- İstanbul’a dönüyoruz.
Bu ailenin büyük çocuğuydu Saner. Ailesi Almanya’dan dönmüş, bir baltaya sap olmanın bile ne demek olduğunu idrak edemeyecek kadar pervasızca lise öğrenimini sürdürmekteydi.

İşte bu Saner yanından geçen Büyük Erkanı durdurmaya çalışırken kazmalığını tescil ettirmek istermişcesine topuğuna sertçe basıverdi. B. Erkanın ayakkabısı çıkmış ayak bileğinde kanama vardı. Yine küfürler sarmıştı Karagümrük semalarını. Kullanılan atışı Aykut mükemmel bir plonjonla kornere göndermişti.....

DEĞİŞİM Bölüm 13

Turan’ın düdüğü ile mücadele başladı. Dışarıdan bakıldığında kim kimden belli olmuyordu, çünkü birbirlerini ayırt edecek hiçbir farklı giyim tarzları yoktu. Herkesin forması farklı herkes ayrı telden çalıyordu. Yılların verdiği alışkanlıkla pas atmadan orada kim olduğuna bakılıyor sonra topa vuruluyordu. İlk dakikalarda herkes oyuna katılıyor hooop pasver, gel gel gel, yap ortanı abi, güzel aferin aferin, gibi sözlerle birbirlerini teşvik ediyorlardı. İlk gol fazla gecikmedi, Yalçın topu aldı çalımladı, çalımladı, çalımladı, çalımladı ve topu kaleye gönderdi. File yoktu eğer olsaydı top filelerle buluşacaktı.Brovo sesleri yükseldi, Yalçın yavaş hareketlerle santraya gelmeye başladı.

Santradan sonra küçükler biraz daha kontrollü oynamaya, ayağa pas yapmaya karar verdiler.
Erkan sağda, Yavuz solda oynuyor oradan içeri kaçmaya çalışıyorlardı. Aykutun önünde Saner fazla ileri gitmeden sabit duruyor, İsmail ise orta sahayı toparlamaya gayret edip, genelde sert hareketlerle oyunu rakip sahaya yıkmaya çalışıyordu. Artık her iki takımda ilk dakikaların durgunluğunu üzerinden atmış, maça daha fazla asılmaya başlamıştı…

DEĞİŞİM Bölüm 12

İnönü stadı tarihi günlerinden birini daha yaşıyordu. Tribünleri dolduran 39.254 biletli seyirci
bu önemli İstanbul derbisinde tüm gücüyle takımlarını destekliyordu. Şimdilerdeki gibi misafir takım-ev sahibi takım ayrımı olmadığından tüm tribünler taraftarlar arasında eşit olarak paylaştırılmış, her taraf bayrak ve flamalarla süslenmişti.
Takım soyunma odası koridorundan çıkış tüneline doğru yöneldiğinde giyilen kramponların beton zeminde çıkardığı tıkırtılar dışında hiç ses yoktu, ama dışarıdan gelen gürültü tribünlerin ne kadar heyecanlı olduğunu anlatmaya yetiyordu .
Önünde MEBAN yazan sekiz numaralı siyah beyaz çubuklu forması, beyaz şort ve tozlukları ile kolunda kaptanlık bandı taşıyan Erkan ön tarafa geçti başını geriye çevirdi ve
- Hadi beyler, bu seyirciye bir galibiyet hediye edelim.
diye haykırdı. Sonrada bir ok gibi çıkış tünelinin merdivenlerini tırmandı. Arkasından gelen diğer arkadaşları tünelden sahaya çıktıklarında kapalı tribün konfeti yağmurundan görünmüyordu. Seyirciyi selamlayıp ısınma hareketlerine geçtiler.

Erkan’da işte bu duygularla çıkmıştı sahaya…..

DEĞİŞİM Bölüm 11

Herkes aynı köşede toplanmıştı. Ellerde birer naylon poşet içine tıkıştırılmış sosyetenin cam silmek için bile kullanmayacağı forma ve kramponlar vardı. Aslında forma denilen şeyler eskidikleri için günlük hayatta giyilemeyen penyeden mamul tshirler ve rengi solmuş şortlar, krampon denilenler ise raf ve tiger marka son derece kalitesiz spor ayakkabılardı. İçlerinden bazılarının ki kenarından yırtılmış bazılarının ise burun kısmında ufak delikler vardı.
İmkansızlıklar hiç Türk oğlu Türk’ü yıldırır mıydı???

Erken gidip sarı kumu kapmak gerekiyordu. Geç kalınırsa bütün planlar alt üst olurdu.
Gidildi ve sarı kum kapıldı. Artık son taktikler alınıp veriliyor, planlar son kez gözden geçiriliyordu. Herkes heyecanla spor malzemelerini poşetlerden çıkartıyor yerine üzerinden çıkan günlük kıyafetlerini koyuyordu.

Birden ortalığı sarı bir toz dumanı kapladı. Ebeni s…..kiiiim diye hem öksürüyor hem de uzaklaşıyordu Aykut. Sarı toz bulutu dağılırken aradan Ahmet göründü. Bir önceki maçtan beri naylon poşetin içinde kalarak tozdan kontraplak kalınlığına gelmiş çoraplarını duvara vurarak giyilebilir hale getirmeye çalışıyordu. Küfürler havada uçuşurken, havadaki toz zerreleri ise ait oldukları yere, zemine düşüyorlardı

DEĞİŞİM Bölüm 10

Eyüp Defterdar’da geçirmişti tüm hayatını. İstanbul’un en eski beş şoföründen biriydi.
Bu yüzden adı Şoför Celal’e çıkmıştı. Kendi halinde bir adamdı, akşamları bir ufak devirmekten başka hiçbir kötü yanı yoktu. Herkes tarafından çok sevilir ve sayılırdı.
Fenerbahçe’nin efsanevi kaptanı Alparslan da tanırdı şoför Celal’i. Dayı derdi ona . O dönemlerde bildiğimiz sarı taksi kavramı yoktu, damalı taksiler vardı. Onun da damalı taksisi ile Alparslan ailesinin özel işleri için yardım alırdı Şoför Celal’den.

Alparslan jübilesini yapmış futbol tutkusunu arkadaşları ile yaptığı dostluk maçları ile giderir olmuştu. Çoğunlukla da böyle maçlara giderken malzemeleri Şoför Celal’e emanet ederdi.
Yine bir maç günü Alparslan’ı taşıma işi bizimkine düşmüştü. Evinden almış sonrada maç bitimi evine bırakmıştı. Akşam üzeriydi arabayı yıkamak için mahalle çeşmesinin yanında durdu bagajı açtığında bir çift Adidas marka yepyeni krampon köşede duruyordu. Unutulmuştu. Aldı onları ve oğluna götürdü. Tuncay büyük bir sevinçle kramponları ayağına geçirdi. Ama bir anda yüzünü hüzün kapladı çünkü kramponlar ayağına çok büyüktü.
Sonraları o da kramponları Ahmet’e vermiş, Ahmet de maçları bunlarla yapar olmuştu.

Şimdi o manevi değeri büyük kramponlar malzeme çantası olarak adlandırılan naylon poşette yarın oynanacak tarihi maçın başlama düdüğünü beklemekteydi….

DEĞİŞİM Bölüm 9

Bir gün önceden anneannesi ile annesinin yandaki komşuya 5 çayına gideceğini öğrenen Aykut hayatının en başarılı operasyonunu gerçekleştirmiş, mahallenin en güzel kızını fırsat bu fırsattır diyerek eve kapatmıştı. Hava sıcak pencereler açıktı. Dışarıdan sokakta oynayan çocukların sesleri gelip salona doluyor, salonda ise birbirine deli gibi tutkulu iki genç çılgınca öpüşüyorlardı. Karşı cinsi tanıyabilmek için eller hiç boş durmuyor devamlı hareket halinde yeni bölgeler keşfediyordu.
Bu bir süre böylece devam etti. Zaptedilemez bu iki genç vücut dünya ile bağlarını koparmış, yıllardır bastırdıkları duygularını artık dizginleyemeyeceklerini anlamış olarak salondan Aykut’un odasına geçmişlerdi.
Aykut teybe Aksaraydaki kasetçiden doldurduğu TDK marka kasedi yerleştirdi. Bir süre kızın gözlerine baktıktan sonra beraberce yatağa uzandılar.

İçine sıçıyım böyle abazalığın dedi Aykut. Battaniyeyi üstüne çekti, her gece aynı hayali kurmaktan bıkmıştı. Hane halkı yattığı için her yer karanlıktı. Kalkıp banyoya gitmeyi düşündü, sonra iradesine hakim olup enerjisini boşa harcamamaya karar verdi.

Yarın büyük maç vardı……

19 Şubat 2009 Perşembe

KATEGORİZE TİPLER 1 - ESNAF

Bazı maddeler Erkan'ın yazdıklarıyla çakışabilir ama farklı bakış açıları iyidir:

ELEKTRİKÇİ ÖZKAN: Mahallenin karıları tarafından genellikle bastıbacak olarak anılır, sigorta değişiminden anten kurulumuna, hat çekiminden avize takmaya kadar elektrikle ilgili her haltı yerdi. Kısa boyu, eşşek gibi siyah alet çantası, ilk alındığında mavi olduğu rivayet edilen önlüğü, hüdaverdi misali taktığı yün beresi ve hızlı paytak adımlarla aşındırdığı Karagümrük sokaklarında efsane olmayı hak etmiştir.

ELEKTRİKÇİ MEHMET: İspanyol paça pantolonu, canti gömlekleri, bakımlı saç ve bıyığıyla meslektaşı Özkan'ın tam olarak zıttıydı. Elektirik işlerine de giderdi ama kernameydi biraz. Acil durumlarda Paytak Özkan da piyasada yoksa seve seve kendisine düzülünürdü. Dükkanı daha ziyade kasetçi formatındaydı. Bütün gün bangır bangır Ümit Besen falan çalardı.

MANAV BAYRAM: Canfeda camiine giderken kahvaltılıkçı Özdemir kardeşlerin yanındaki kel ve bıyıklı Malatyalı manav. Her manavın kaderi olduğu üzere kazıkçı ve alta çürükleri sokuşturmasıyla ün yapmıştır. Galiba kızlarından birine Savaş asılırdı. :-)

BERBER SEFER: Aynı sıradan devam ediyoruz. Eski tip küçük bir berber dükkanı. Küçük tüpün üzerinde daima kaynayan çaydanlık, iki koltuklu bi dükkandı. Çocukları traş ederken koluğun kolçaklarına bir tahta konur ve velet onun üzerinde traş edilirdi. Kalfası Avni vardı. Sonra Sultan Mahallede (Acıçeşme'den Vatan'a inen yokuş) dükkan açtı. Ortaokul yıllarında uzun süre traşa ona gitmiştim.

KUAFÖR YAŞAR: Karagümrük pazariçi ekmek fabrikasının yanındaki köşede faaliyet gösteren kuaför. O yıllarda berber kültürü hakimken lüks koltuklu, ti-vili ve canti bir kuafördü. Kıvırcık kır saçlı ve bıyıklı aynı isimli zat tarafından işletilen normal tarifenin üzerinde kazık bir yerdi. Bir keresinde orada traş olup Saner'in diline düşmüştüm. Oradan her geçerken Saner bıkıp usanmadan Yaşar'ın taklidini yapar, elinde makasla kapı önünde "buyyvvun efenim" diyen bir Yaşar portresi çizerdi.

BASMACI OSMAN: İster butik deyin, ister kumaşçı, ya da store veya başka bir şey. Kumaş, tuhafiye, okul kiyafeti, düğme, pul boncuk ne ararsan.. İki katlı bir dükkandı. Osman abi yuvarlak yüzlü son derece güleç gerçek bir esnaftı. Yanında çalışanlarda çok efendiydi. Yüzlerini çok iyi hatırlıyorum ama adlarını çıkaramadım. İsmen bir Kenan abiyi hatırlıyorum. O da zamanı gelince Osman abisinin desteği ile tam karşısına (eski Şenkaya bakkaliyesi) dükkanını açmıştı. İşte eskiden esnaflık böyle yapılır, kimse kimsenin ekmeğine göz dikmezdi. Saygıyla eğiliyorum.

GÜLCEMAL: Benim favorim ve hayatta görebileceğiniz en sempatik ama yeri geldiğinde de aksi bir esnaf karakteri. Basmacı Osman'ın paralel sokağında çok daha küçük bir dükkanda oğluyla beraber çalışırdı. Kısa boyu, yuvarlak çerçeveli gözlükleri, göbeğğinin üzerinde askıyla tutturduğu pantolonu ile hatırlıyorum. Allah rahmet eylesin.

METİN KIRTASİYE: Eriş yoğurtçusunun karşısında oyuncak ve kırtasiye satan dükkan. Kitap, defter, uçurtma, misket, pil, kıl, tüy.. Ne ararsan bulunurdu.

NALBUR HACI: Kefevi sokakta hayta oğlu Mustafa için açmıştı aslında Hacı abi dükkanı. Ancak Mustafa'nın zihinsel sorunu vardı ve hafif te sapıktı. O yüzden o dükkanı yıllarca Hacı işletti. Özellikle sıcak yaz günleri Mekke'den getirdiği kasetleri teypte sonuna kadar açarak tüm mahalleye Kur'an dinletirdi.

ÖZDEMİR KARDEŞLER (ÇOCUKLAR): Annelerimiz arasında efsaneye dönüşen, bakkaldan öte bir orta sınıfa yakın şarküteri dükkanıydı. Efsane olmalarından bahsetmek gerekirse, '80 darbesi sonrasında üniversite mezunu temiz pak ve müşteri odaklı iki kardeş tarafından işletilmeleri, Karagümrük pazar içindeki Ender'e hem fiyat hem de mesafe açısından ciddi bir alternatif olmaları, genç, güleryüzlü ve dilli olmaları önemli bir etkendi sanırım. Esnaf açısından dayanılmaz hale gelen süper, hiper ve mega marketlere rağmen 30 yıldır varlıklarını sürdürmelerinde muhakkak ki bunlar büyük etken olmalı..

YAŞAR BAKKAL: Sıradan devam.. Ancak yakındaki bakkallarda bulamadığımız bir şeyler olursa uğradığımız, çene yapısı dar olduğu için tüm dişleri çarpık çurpuk olan (ki oğlu da aynıydı) bakkal amca.

KURU TEMİZLEMECİ ASLAN: Yazdıkça neler çıkıyor iyi mi? G.t kadar dükkanda yıllarca kuru temizleme ve ütü işi yapan adı gibi yapılı, başak rengi saçlı ve bıyıklı Riza Silahlıpoda'ya benzeyen bir tipti. Bir de onun dükkanında takılan şeker hastası, 70 yaşlarında kimi görse en az bir saat lafa tutan bir adam vardı.

ŞİŞKO BAKKAL: O dükkan onlarca el değiştirse de Şişko bakkalın yerini hiç kimse tutamaz. Adıyla müsemma şişko ve sempatik mavi önlüklü şişko bakkal aynen Zagor'daki Çiko'ya benzerdi. Gerçek adını hiçbir zaman bilemedik.

KIZ BAKKAL: Şişko bakkalın karşı köşesindeki etkisiz rakibi. Ayhan bakkal olarak ta bilinir ancak daha eskilerden gelen alışkanlıkla kız bakkal daha çok rağbet görürdü. BAba oğul işletirlerdi ki her ikisi de ancak bir koala kadar hareket ederdi. Oğlu sonradan ırti oldu. Sakal, potur ve çarşaflı bir eş edindi.

GÜNGÖR BAKKALİYESİ: Eski Adalet Partili İbrahim Güngör'ün bakkalı. Her seçimde çok uğraşmasına rağmen efsane muhtar Hüseyin Demirci'ye asla kazanamadı. En büyük propaganda malzemesi 90 no'lu Draman - Eminönü hattını getirten kişi olduğunu iddia etmesiydi. Hiç değilse 23 Nisanlarda muhtarlığı verselerdi..

YUFKACILAR: Tapu sorunu nedeniyle (çünkü garaj görünüyordu) uzun yıllar boş duran ve kepenklerini kale yaparak "gol atan kaleye, kaleden çıkan ortaya" şeklindeki kısır döngü bir oyunu icra ettiğimiz dükkana yufkacı açan Kastamonulu aile. Aile diyorum çünkü maaile çalışırlar ve neredeyse orada yaşarlardı. Şiko bir oğlu vardı, Ayhan'dı galiba adı. Bi ara Hacı Murat almıştı sanırım.

HALK ECZANESİ: Kurtağa çeşme sokakta kahvenin yanındaki eczane. Yaşlı, yuvarlak çerçeveli gözlük takan bir bayan eczacı ve uzun boylu çakma Prens Çarls görünümlü erkek kardeşi tarafından işletilirdi.

GÖÇMEZ KARDEŞLER: Meşakkatli bir iş olan kuruyemişçiliği üç kuşaktır devam ettiren Guinesslik bir ailedir. Satılmış Göçmez ve iki oğlu ve ailelerini yıllardır geçindiren 20 m2'lik bir dükkan. Ben çocukken yılbaşı akşamüstleri önünde uzun kuyruklar oluşurdu. Bütün çekmeceleri açıp seri biçimde elindeki kesekağıdına krom nikel yemiş küreğiyle fındık fıstık doldurması, her dolduruştan sonra analog terazide tartım yapması ve gramajı tamamlamak için kesekağıdına kürekten seri parmak hareketleriyle pıt pıt birkaç yemişi daha eklemesi ve işlem sonlanınca küreği yukarıdan çekmeceye atarak kesekağıdı aşağı yukarı iyice sallayarak "full mix" hale getirmesi ve ağzını kapayarak müşteriye teslim etmesini müteakip kurşun kalemle önündeki kağıtta hesabı çıkarması hala gözümün önünde.

YEŞİLÇAM KURUYEMİŞÇİSİ: Örnek pastanesinin karşı köşesinde yine kuruyemişçiliğe adanmış bir hayat.. Baba ve oğul dururdu ki zaten günlük 17-18 saat açık olan bir dükkan başka türlü yürütülmez. Avarel'e benzeyen bir oğlan vardı, dallamaydı biraz. Onunla sanki ilginç komik bir olay geçmişti ama çıkaramadım, Saner hatırlar belki. Çok daşşak geçmişti çünkü.

ZAFER (ÖZCAN) KEBAPÇISI: Kebap kültürünün yayılmaya başlamasıyla '80'lerin ortasında açılan ve rahmetli anneannemin her üç aylık alışında lahmacun ısmarladığı mekan.

ASU TİCARET: Kebapçının hemen karşısında spot beyaz eşya satan dükkan. Şimdilerde Beko bayii.

CİLTÇİ METİN: Asu ticaretin yanıbaşındaki ciltevi. Ciltçi Metin kel, Osmanlı bıyıklı kallavi bir tipti. Bir de acar bir oğlu çalışırdı yanında.

ERİŞ YOĞURTÇUSU: İşte gerçek efsane, İsmail Eriş. Yoğoslav göçmeni İsmail Eriş'in formülünü de kendiyle karşı tarafa götürdüğü bu leziz yoğurtları nasıl yaptığı hala bir fenomen. O zamanların kenarları fasulye gibi çıkıntılı kapakları olan beyaz kaplarıyla yarım saat sıra bekleyerek alırdık. Kap yoksa naylona da koyardı ama o zaman kaymağı ve şekli bozulduğu için güzel olmazdı.

ECZACI MELAHAT: Başka bir deyişle "Meydan Eczanesi". Şişman ve bilge eczacı Melahat abla ve kocası işletirdi. Doktora gitmeden teşhis te koyar, ilaç ta verirdi. Tabii ki işe yarardı.

KARAGÜMRÜK ECZANESİ: Eskiden otobüs durağı tam önündeydi. Eski bir apartmanın Fevzipaşa caddesine bakan, bir sıra merdivenle çıkılan ve adeta bir sağlık müzesini andıran kastırıcı bir yerdi. Enteresan yarım daire camlı bir kapısı ve içeride de tam ortada silindirik bir camlı vitrin vardı. Dükkanın altında zeminde ise kolonya imalathanesi vardı. Boş şişeleri alır, yere çömelir ve demirli pencereden uzatırdık. Birileri içeriden kolunu uzatır, şişeleri alırdı. Gerek yeterli ışığın olmaması ve gerekse alçaklık nedeniyle bu elin sahibini hiçbir zaman göremezdik. Dolan şişeler aynı şekilde uzatılır, para verilir ve eve dönülürdü.

DÖRTLER İŞKEMBECİSİ: Çocukken ani bir misafir geldiğinde ya da ekmek alınması unutulduğunda ekmek almak için gönderildiğimiz yerdi. 24 saat açık olduğu için acil durumlarda ekmek alabilirdik. Sonraları 16-17 yaşlarında içkiyle tanışınca ilişkimiz farklı bir boyut kazandı.

YEŞİL YAYLA YOĞURTÇUSU: Sena yokuşunda Yıldırımların apartmanın yanındaki imalattan satış yapan yoğurt ve süt ürünleri dükkanı.

SAPIK BAKKAL MEHMET: Önceleri Sonerlerin apartmanındaki köşe büyük dükkanda, sonra ise yine aynı apartmandaki daha küçük bir dükkanda bakkallık yapan, kilolu, kıvırcık saçlı ve gözlüklü sapık bakkalımız.

YEŞİL GEDELEK TURŞUCUSU: Merdivenli kahvenin sırasında turşu suyu içtiğimiz yer.

... Tu bi kontiniyüd